Alevî-Bektaşîlik ve Türklük

Alevî-Bektaşilik ve Türklük

Alevi ve Bektaşilik:

Asıl meseleye geçmeden önce kısaca Alevîlik ve Bektaşîlik arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri bilmekte fayda var. Alevîlik: sözlükte  “Ali’ye ait” ve “Ali soyundan olan” anlamına gelmektedir. İlk zamanlar bir tarikat olarak telakki edilen Alevilik, günümüzde daha çok bir, ekol bir dizi ahlaki düşünce sistemi gibi kabul görmektedir. Edep ve Ahlâka yüklenen yüklü değerden dolayı ile Bektaşilik anlayışıyla benzerlik göstermektedir. Esasen pek fazla farklılığı olmadığı gibi Aleviliğin bir tarikat olması ve ilk zamanlar soya dayandırılması gibi niteliklerinden dolayı Bektaşilik anlayışından ayrılmaktadır. Aslında bu konu için ayrı birkaç makale daha yazılabilir fakat buradaki amacımız farklı olduğu için kısa tutmakta fayda var.


Elhasıl genel olarak anlayış bakımından farklılıklar göstermeyen bu kavramlar teknik özellikler bakımından birbirinden ayrılmaktadır. Bektaşîlik ise adından da anlaşılacağı gibi Hacı Bektaş Veli'nin gösterdiği yoldan gidenlerin kabul ettiği bir anlayıştır.


Alevî-Bektaşîlik ve Türklük


Hacı Bektaş Veli ve Faaliyetleri:


Hacı Bektaş Veli 13.yüzyılda Horasan'da doğmuştur. Horasan: İran ve Afganistan arasında kalan geniş bir bölgenin adıdır. Hacı Bektaş'ın soyu hakkında ise iki başat görüş vardır. Bunlardan birincisi onun seyit olduğu ikincisi ise Türk olduğudur.


Seyit olduğu birçok menakıpnamede geçmektedir fakat elimizde bu görüşü güçlendirecek başka belge bulunmamaktadır. Fakat şu bir gerçektir ki Hacı Bektaş'ın doğduğu ve yaşadığı çağda, Horasan'da özellikle Nişabur'da Türkler ve Seyitler karışık bir şekilde ikamet ediyorlardı. Dönemin kaynaklarından anlaşıldığı şekilde Türklerin ve Seyitlerin birbirleriyle olan iletişimleri sonucunda çapraz evliliklerle kan bağı kurulmuş ve Hz. Ali Evlatları (Seyitler) kültürel olarak Türkleşmişlerdir. Hacı Bektaş Veli'nin hem Türk ve hem Seyit kökenli olmasında bir tuhaflık yoktur. Bu bir çelişki olarak görülmemelidir çünkü bu iki soy bilgisi Ehlibeyt merkezli İslam imanı ile yüksek Türk kültür ile sentezinin bir sembolüdür.


Osmanlı da "Bektaşlu" olarak geçen bir obanın varlığı ve obanın Bayındır boyuna bağlı olması dolayısıyla, Hacı Bektaş Veli'nin de Bayındır boyuna mensup olduğu ileri sürülmüştür. Pir-i Türkistan Ahmet Yesevî'nin haleflerinden biri olan Hacı Bektaş Velî, hocasını örnek alarak onun Türkistan'da yaptıklarını Anadolu ve Balkanlar'da tatbik etmiştir.


 Urum Erenleri Hünkâr'a soyunu, mürşidini, kimden nasip aldığını ve nerden geldiğini sorduğunda verdiği cevap hakkındaki soy ve ahlak telakkisi tartışmalarını sonlandıracak şekildedir: “Horasan erenlerindenim. Aslım Muhammed soyundan; Türkistan’dan geliyorum; İbrahîm al-Sânî, diye tanınan Seyyid Muhammedin oğluyum. Seyyid Muhammed, Mûsâ el-Sânî’nin, o, İbrahim Mucâb oğludur, onun babası da İmam Musa el-Kazım’dır. Mürşidim doksan dokuz bin Türkistan Pirlerinin ulusu Sultan Hâce Ahmed-i Yesevî’dir. Meşrebim, Muhammed Ali’dendir, nasibim Tanrı’dan.


Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin soyu ve Türk kültürünü yükseltmek için gösterdiği yararlılıklarda bu denli durmanın sebebi: Şüphesiz böyle bir kişiliği mürşit olarak kabul eden toplulukların gittiği yerlerde de tabii olarak Türk kültürünü ve 12 İmam Kültürünü yükseltmeyi amaçlamış olmalarıdır. 


Ayrıca Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinde bilhassa Orhan Gazi zamanında Hacı Bektaş Veli'nin Abdalları olan; Abdal Musa, Abdal Murad, Abdal Kumral gibi birçok erenin Osmanlı birlikleri arasında gazaya gittikleri bilinmektedir. Daha sonra ise abdalların giydiği "Bektaşî Börkünün" Yeniçeriler tarafından giyilmesini Âşık Paşazade bu bağlamda olduğunu aktarmıştır.


Büyük Osmanlı Tarihçisi Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın aktardığına göre, bir kişinin yeniçeri ocağına girmesi için üç farklı plan vardı:


1. Savaşta elde edilen esirlerin beşte birinin, kısa süren bir talim ve terbiyeden sonra Yeniçeri yapılması.

2. Savaşta elde edilen esirlerin, beş ile sekiz yıl Anadolu'da Türk çiftçilerin hizmetine verilip, Türkçeyi, Türk ve İslam âdetlerini öğrendikten sonra ocağa alınması.

3. Esirler ve Devşirmelerin, Anadolu'da hizmetten sonra Acemi Ocağına verilip oradan da Yeniçeri Ocağına kaydedilmesi.


Şu anki konumuzla bağlantısı olduğu için 2. Maddeyi biraz incelemek gerekmektedir. Osmanlı Devleti'nin esirler ve devşirmeleri yani müstakbel yeniçerileri neden Anadolu'da terbiye ve talim ettirmek istemiştir? Bu sorunun cevabı o sırada İslam geleneklerine ve Türk töresine son derece bağlı aşiretlerin bulunmasından dolayıdır. Onların yanında eğitim gören ve Türk törelerini öğrenen devşirmelerin devlete ve millete olan bağlılığının kutsallığını idrak etmesi beklenmektedir. Anadolu coğrafyasında kahir ekseriyette bulunan Alevi-Bektaşi ailelerin Balkanları Türkleştirmek için, Anadolu'dan alınıp Balkanlar'da iskân ettirildiği de bilinmektedir.


Hatta daha önceki tarihlerde de Osmanlı Devleti'nde Alevi Türkmenlerin görevlendirildiği rivayet olunmaktadır. Rivayete göre "Tahtacı Alevi Türkmenleri İstanbul'un Fethinde gemi yapımında görev almışlardır. Bu görevlerinden dolayı Fatih Sultan Mehmet Kaz Dağları'nı Tahtacı Türkmenlerine hediye olarak vermiştir. "


Mustafa Kemal Atatürk'ün ailesinin de İskân yoluyla Balkanlar'a yerleştirilen Alevi-Bektaşi ailelerinden olduğu hakkında birkaç iddia mevcuttur. Atatürk'ün Türkmen-Yörük asıllı olduğu kardeşi Makbule Hanım tarafından belirtilmiştir.  "Makbule Hanım, E.B. Şapolyo'nun sorduğu "babanız nerelidir?" sorusuna şu cevabı vermiştir: "Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk'e "Yörük nedir?" diye sordum. Ağabeyim de bana 'Yürüyen Türkler' dedi." Yine Şapolyo'nun Ruşen Eşref Ünaydın'dan naklettiğine göre, "Atatürk çok kere benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir" diye kaydedilmiştir."


Ek olarak Atatürk'ün babasını ve dedesi "Kızıl Hafız Ahmet" i tanıyan eski Aydın Milletvekili Tahsin San Bey ve Eski Umumi Müfettiş ve Milletvekili Tahsih Uzer'den Kılıç Ali'nin ve Tahsin San Bey'den Enver Behnan Şapolyo'nun naklettiği bilgiler de, Atatürk'ün baba soyunun "Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş olan Yörüklerden" olduğunu göstermektedir.Yukarıda da denildiği gibi, Atatürk'ün baba soyu, Konya / Karaman'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debr-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşmiş ve Aile sonradan Selanik'e göç etmiştir. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet'in taşıdığı "kızıl" lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan "Kocacık"ın da gösterdiği üzere; Mustafa Kemal'in baba tarafından soyu Anadolu'nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan "Kızıl - Oğuz" yahut "Kocacık Yörükleri, Türkmenleri"nden gelmektedir.


Peki, Yörükler kimlerdir?  Kelime anlamıyla "yörü+mek" den gelen Yörük, büyük ölçüde, 17. yüzyıla kadar yerleşik hayata geçmeyerek, yaşamına göçebe olarak devam eden Türkmen topluluklarına verilen isimdir. Geçimini hayvancılıkla sağlayan göçebe Türkmenlere Yürük denir. Yörükler gibi açıkça konar-göçer hayatı temsil eden Türkmenler Osmanlı kayıtlarında bazen “Yörük” bazen de “Yörük Türkmenleri” olarak geçmektedir. Kahir ekseriyeti Alevi telakkisinin hâkim olduğu Yörük- Türkmenlere, bir dönem "Kızılbaş" da denilmiştir.


              


Yine, Yüce Türk milletine hizmet eden İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından Talat Paşa, Niyazi Bey, İbrahim Temo, Bursalı Tahir, Ahmet Rıza'nın Bektaşî olduğu söylenmektedir. Osmanlı toplumuna vatan kavramını aşılayanların öncüsü olan
Namık Kemal, Ziya Paşa ve Mithat Paşa'nın ve Türkçeye hizmet eden Muallim Naci ve Şemşeddin Sami'nin Bektaşi kökenli olduğu nakledilmektedir.


Yine Büyük Türk Kağanı ve ozanı Şah İsmail Hatayi de Alevidir.



Eski Türkler ve Alevi-Bektaşi Gelenekleri Benzerlikleri:

Kültürel olarak Türkistan Türkleri ile Anadolu'daki Alevi-Bektaşi Türklerinin benzerlikleri hakkında belli başlı deliller vardır.


 Bunlardan bazıları: "Çin kaynakları Hun Türkleri'nden bahsederken Hakan'ın her sabah çadırdan çıkıp güneş için Gök Tanrı'ya dua ettiğini ve akşam olunca da batan güneşi uğurlayıp doğan ay için niyaz ettiğini yazar. Bugün hala Tunceli'de yaşlılar bu inancı devam ettirmekte sabahları güneşi karşılayıp duasını etmektedirler. Türk Kültüründe ki Güneş ve Ay kültü Alevilikte Ay Ali'dir Gün Muhammed betimlemesi ile devam etmektedir."


Ayrıca İç ve Doğu Anadolu'da, Alevi-Bektaşi havalisi olduğu bilinen bölgelerde yapılan kazılarda, Türklerde attan sonra ikinci kutsal hayvan keçi ve koç motifleri, heykelleri bulunmuştur. Yine eski Türkçe yazıtlar ve balballar yapılan arkeolojik çalışmalar neticesinde gün yüzüne çıkarılmıştır.


Yine Doğu Türkistan'da ikamet eden Uygur Türklerinin ibadetini "semah" vasıtasıyla ifa etmesi yine Türk Alevi-Bektaşi ibadet telakkisine benzerlik göstermektedir.


Eski Türklerde Ozanın yeri ayrıdır. Ozanlar hep el üstünde tutulmuş söylediği deyişleriyle orduyu motive etmiş yaşananların kulaktan kulağa aktarılmasına vasıta olmuştur. Yine bu gelenek Alevi-Bektaşi Ozanlarda da görülmüştür. Çağın zorlukları ve yaşanan ihtilaflar nedeniyle devletin kötü yönetimini ve halkın ahvalini deyişlerle aktarmış, sitemlerini belli etmişlerdir.


Bu ozanlardan en bilinenleri arasında şüphesiz Pir Sultan Abdal'ın yeri ayrıdır. Oğuzların Karkın Boyuna mensup olduğu söylenmektedir. 16. yüzyılda yaşamış asıl adı Haydar'dır.


Pir Sultan Abdal, Aleviler arasında Yedi Ulular olarak bilinen Yedi Ulu Ozan'dan birisidir. Alevi gelenekleri ile dergâhın tarikat ortamında Türk dilini kullanarak yetişmiş ve şiirlerinde duru ve yalın bir Türkçe kullanmıştır. Genellikle Osmanlı bürokrasisine karşı tutumuyla bilinir. Osmanlı Devleti'nin "Türklükten çıkışına, devşirme kadroların devlet yönetimini ele geçirişini " protesto ederek, deyişlerinde eski Türk kültürünü ve Alevi inancını yansıtır:


"Bu yıl bu dağların karı erimez
 Eser bad-ı saba yel bozuk bozuk
 Türkmen kalkıp yaylasına yürümez
 Bozuldu aşiret el bozuk bozuk."


Yine bir diğer protest Türkmen Alevi ozanı Dadaloğlu'dur. O da tıpkı Pir Sultan Abdal gibi devşirmelerin devlet erkânında aldığı rolleri ve devletin giderek asimile olmasını eleştirerek, şiirlerinde yer vermiştir:


" Afşarlara oyun edip sürdüler
Döneklere rütbe geldi duydun mu
Türkmenleri top-tüfek kırdılar
Ermeni'den casus oldu duydun mu"


Yine bir diğer benzerlik ise Türkistan'da yaşayan Türklerin geleneklerinden biri olan "Saya Gezmesi"dir. Hayvancılıkla uğraşan toplumlarda görülen bir tür teftiş uygulamasıdır. Kışın ortalarında erzaklar kontrol edilir ve yeteri kadar varsa iyi bir kış geçirileceğine inanılır. Saya Gezmesi genellikle habersiz başlar, yeni yılın çobanları yanlarına aldıkları gençlerle bir saya gurubu oluşturur. Gençler koyun, dede gibi kıyafetlere bürünerek kapı kapı dolaşmaya başlar. Maniler söyleyerek evlerden bahşiş toplarlar. Bu bahşiş para, un, yağ, bulgur, yufka ekmek, yumurta, şeklinde olur. Bu şekilde evden toplanan malzemelerle yemek yapılır ve ardından köy odalarında saya yemeği düzenlenir. Bu gelenek hala Alevi-Bektaşi havalilerinde yaşatılmaktadır.



Sonuç:

Elhasıl Türkistan Türklerinin kültürel bakımından devamı sayılan Alevi-Bektaşi görenekleri Yüksek Türk Kültürü'nün hala yurdumuzun çeşitli bölgelerinde yaşatılmasına aracı olmuştur. Bu yayılma sayesinde, Türklük bilincinden bihaber olan ahali bilinçlenmiş Milli Haysiyetine olan bağlılığı perçinlenmiştir. Ayrıca İslamiyetin kabul edildiği ilk dönemlerde, Zeki Velidi Togan’ın ifadesiyle: "Türkler arasına İslamiyet, Maniheizm, Budizm ve Şamanizm gibi dinlere az çok uyabilen ve muhalif özellikler taşıyan Şîîlik, Alevîlik ve tasavvuf kanallarından girmiştir." Bu yüzden Alevi-Bektaşilik telakkisinin Türk kültürüyle olan bağlantısını inkâr etmek, yok saymak gafillikten başka bir anlama gelmemektedir. Günümüzde ise maalesef hala soydaş olmamızdan ziyade dindaş olup olmadığımıza bakılıyor. Bu tür algılar dolasıyla Hristiyanlığı benimsemiş Gagavuzların adeta Türklüğü göz ardı edilmekte. Bu gün hala o coğrafyalara gittiğinizde, zamanın ve coğrafyanın tesiriyle giderek yabancı dillerin etkiler altında kalmış olan Anadolu Türkçesi ile anlaşabilmek az-çok mümkündür.


Kemal Can Gündoğdu

 

 

 

KAYNAKÇA

ÖZDEMİR, Ali Rıza, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Kripto Basım Yayın, Ankara 2019.

ÖZ, Baki, İttihat-Terakki ve Bektaşiler, Can Yayınları, İstanbul 2004.

TOGAN, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981, I, 78.

SÜMER, Faruk, "Yörükler", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2013.

ÖZKAN, Nurettin, Atatürk'ün Ata Yurdu Otantik Kent Taşkale ( Kızıllar ), S.20-24., Taşkale Belediyesi Kültür Yayınları, 2002.

SANCAKTAR, Caner, "Balkanlar’da Türk ve Müslüman Milletler: 19. Yüzyıldan Günümüze Milliyetçiliğe Karşı Varoluş Mücadelesi", 2019.

ÜÇER, Cenksu, "Geleneksel Alevîlikte İbadet Hayatı ve Alevîlerin Temel İslâmî İbadetlere Yaklaşımları", 2005.

İNAN, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm ve Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995.

  

Yorum yazın

Daha yeni Daha eski