Cumhuriyet Dönemi İsyanları

Giriş

Cumhuriyet yönetimi altında bulunan Türkiye’de çıkan isyanları ve sebeplerini anlatmadan önce bunun tarihsel olarak geçmişini ve bu düzeye geliş sürecine değinmek isterim. Osmanlı devleti kozmopolit bir yapıya sahipti ve bu sebepten dolayı milliyetçilik hareketlerinden en fazla en etkilenen ülkelerden birisi konuma gelmiştir.  Mali sorunların yanında siyasi bir sorun teşkil eden milliyetçilik hareketleri Osmanlı devletinin her köşesinden isyanlara yol açmakta ve bağımsızlık elde eden milletlerin sayısı artmaktaydı. Avrupa’nın büyük devletleri olarak kabul ettiğimiz devletler daha önceki yüzyıllarda kendi çıkarlarına zarar veren bu devleti ortadan kaldırmak için bu isyanlara birçok zaman el altından bazen alenen olmak üzere yardımlar etmişlerdir. Osmanlı’nın batıdaki son kudretli doğu devleti olmasından dolayı onu Avrupa dışına atmak bir fikir haline gelmiştir. Bu fikre ve çabalar bütününe “Şark Meselesi” adı koyulmuştur. Şark meselesinin temelini birçok noktadan başlatmak mümkündür. Örneğin Haçlı Seferleri olarak adlandırdığımız seferler bu meselenin ilk adımıdır. Yunanistan’ın 1821 yılında başlatmış oldukları isyan İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından desteklenmiş ve bu süreç sonucunda 1832 yılında Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştır. Bu olay şark meselesinin başarılı ilk adımıdır. 1806 yılında Sırplar ayaklanarak bağımsızlık istediler ve Avusturya-Rusya desteği ile Sırp prensliğini kurdular. 93 Harbi’nde Osmanlı yenilgisi sonrası imzalanan 1878 Berlin Antlaşması ile de bağımsızlık kazandılar. 


Cumhuriyet Dönemi İsyanları


I. Dünya savaşında müttefik devletlerin Osmanlı’nın tekliflerini geri çevirerek kendi saflarında bulundurmama sebebi de bu mesele yüzündendir. Tekliflerin reddedilmesi üzerine Almanya safında savaşa katılan Osmanlı devleti savaştan mağlup ayrılarak toprakların bölünmesine fırsat vermiştir. Sevr antlaşması şark meselesine nihai bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Ancak Sevr antlaşmasına karşı Anadolu’da bir ihtilal patlaması ile problemler ortaya çıkmıştır. Bu ihtilal neticesinde bizim “İstiklal Savaşı” olarak nitelediğimiz savaş başlamıştır. Türkler ve Anadolu içlerine kadar gelmiş olan Yunanlar savaşırken İngiltere desteğiyle Güney Doğu Anadolu’da isyanlar başlamıştır. Şark meselesine son noktayı koyacak olan Sevr antlaşmasına karşı bir ayaklanma başlamış ve bu ayaklanma o kadar güçlenmiştir ki dış saldırıların yanında içeriden isyanlar ile engellenmeye çalışılmıştır. Koçgiri İsyanı bu isyanlardan birisidir. İstiklal savaşı sırasında çıkmış olan bu isyanlar olağanüstü şartlarda kurulduğu için çok geniş yetkileri bulunan İstiklal Mahkemelerinin kuruluşunu sağlamışlardır. Fakat cumhuriyetin ilanından sonra dahi devrim karşıtı isyanların olmasının yanı sıra bu isyanlar belirli çıkarlar karşılığında Avrupalı devletler tarafından desteklenmiştir.


Nasturi veya Hangediği İsyanı (12-28 Eylül 1924)


Lozan antlaşması sırasında sonuca Türkiye ve İngiltere arasında herhangi bir sonuç elde edilemeyen Musul sorunu bir kriz yaratmaması için antlaşmaya dahil edilmemiş ve İngiltere ile Türkiye’nin daha sonraki süreçte kendi aralarında anlaşmaya varmalarına kara verilmiştir. Fakat bu sırada Nasturi aşiret lideri Ağa Petros Van, Hakkari ve Musul bölgelerini kapsayan ve kendi hakimiyetinde bulunan bir yer talep ediyordu. Lozan anlaşması sonrası İstanbul’da yapılan Türk-İngiliz konferansında bir orta yol bulunamamıştı. Zira İngilizler Musul bölgesinin zenginliğinin farkındaydılar ve oradan pek vazgeçecek gibi görünmüyorlardı. Fethi Okyar ve Sir Percy Cox ortak bir noktada anlaşamıyorlardı ve Cox konuyu Milletler Cemiyeti’ne (Cemiyet-i Akvam) taşımak için uğraşıyordu. Milletler Cemiyeti I. Dünya savaşı ardından kurulmuş olup devletler arasında çıkabilecek olan savaşlarda ara bulma vazifesi yaparak konuyu barışçıl yollar ile çözmek için kurulmuştur. Fakat cemiyet tarafsız olarak nitelense de çoğunluğun Avrupalı devletlerden oluşması neticesinde Avrupa çıkarına kararlar alıyordu. İstanbul’da yapılan konferans sonrası bir neticeye varılamayınca İngiltere Doğu Anadolu’daki Nasturileri silahlandırmış ve isyana destek vermiştir. İsyanın ilk kıvılcımı Nasturilerin isteklerine ve yol açtıkları huzursuzluğa karşı Hakkari valisi Halit Rıfat Bey hükümetin emri ile Hangedik’e keşif gezisine çıkması ve burada pusuya düşürülerek esir edilmesi olmuştur. Bu olay ardından Beytüşşebab, Çukurca ve Habur civarındaki Nasturi ve Kürtler isyana katılmışlardır. İsyanın büyümesi neticesinde hükümet tarafında Cafer Tayyar Paşa görevlendirilerek bölgeye gönderilmiştir. Cafer Tayyar Paşa’nın bölgeye ulaşması ile isyancılar ve hükümet çatışmaları başlamıştı. 9,10 ve 12 Eylül tarihlerinde uluslararası sınır kurallarını çiğneyen İngiliz uçakları sınırı geçerek çatışma olan bölgelerde Türk askerlerine bomba ve makinalı tüfeklerle saldırmışlardır. Bu olayın hemen ardından hükümet tarafından İngiltere’ye nota verilmiş ve tepki gösterilmiştir. Buna karşın İngiltere Türk kuvvetlerinin kendi sınırlarını aştıklarını ve isyan çıkan bölgelerden geri çekilmelerini isteyerek 25 ve 29 Eylül’de Türkiye’ye nota vermişlerdir. 


Cumhuriyet Dönemi İsyanları


Hükümet isyan başlatan Nasturi ve Kürtleri sınır ötesine gönderme kararı (Tenkil) aldı ve 12 Eylül’de askeri harekat başladı .Harekat sırasında Bitlis milletvekili olan Yusuf Ziya’nın kışkırtmaları neticesinde  bir grup asker isyancıların safına geçmiştir fakat buna karşın 28 Eylül günü isyan bastırılmış ve büyük çoğunlukta Nasturi ve Kürtler İran ve Irak’a kaçarak İngilizlere sığınmıştır. İsyanın bastırılmasının ardından Yusuf Ziya Divan-ı Harp’te yargılanmış ve asılmıştır. Fakat bu isyanın siyasi süreci devam etmiştir. Bu isyan sayesinde Musul sorununa bir netlik kazandırma faaliyetleri hızlanmış ve 29 Ekim 1924’ Brüksel’de toplanan Milletler Cemiyeti uyulması gereken sınırı Musu’u Türkiye dışında bırakarak bir karara varmıştır. Milletler Cemiyeti karara bazı karşı çıkılmalar olmaması için tarafsız 3 kişilik bir komisyon seçerek bölgeyi incelemeye göndermiştir. Bir Türk heyeti de bu komisyona eşlik edecektir. Fakat komisyonun ve Türk heyetinin Bağdat’a vardığı Şubat 1925’de Şeyh Sait isyanı ortaya çıkmıştır.


Şeyh Sait İsyanı (Şubat-Nisan 1925)


Şeyh Sait isyanına yol açan sebepler birçok kaynakta farklı farklı zikredilmesine karşın aslında hepsini birden kapsamaktadır. 1924 yılında Halifeliğin kaldırılması ve ardından Tekke-Zaviyelerin kapatılması ve Medreseleri kapatılması İslam bakış açısına ters düşmüştür. İktidarı elinde bulunduran kişiler dahi kendi aralarında bölünmeler yaşamışlardır. Bu dönemde kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” isminde geçen cumhuriyet kelimesine rağmen cumhuriyet karşıtlarının merkezi haline gelmiştir. Ve parti tüzüğünde bulunan “…parti bütün dini inançlara ve ibarelere saygılıdır.” cümlesi propaganda olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda milletlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkından hareketle bağımsızlık ideali içerisine girmiş olan milliyetçi Kürtler isteklerinin kabul edilmemesi üzerine 1923 yılında “Azadi” isimli gizli bir teşkilat kurarak bağımsızlıklarını kabul ettirmek için uğraşmaya başlamışlardır. 


Azadi teşkilatının yönetici kadrosu tecrübeli bir asker olan Miralay Halit Bey ve Kürt Teali Cemiyeti eski başkanı Seyit Abdülkadir Bey gibi deneyimli kişilerden oluşmuştur. 1924 yılında ilk kongresini Diyarbekir’de toplayan teşkilata Nakşibendi şeyhi Sait’in de katılması ile teşkilat ve hareket dini bir boyutta kazanmıştır. Kongrede alınan kararlarda “Kürdistan bölgesinde bir isyan başlatılacak ve ardından gelecek olan bağımsızlık için İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği’nden yardım talep edilecek.” maddeleri de yer almıştır. Fakat 1924 yılında çıkan Nasturi isyanında birçok Kürt’ün bölgeden sürülmesi ile isyan ertelenmiştir. Bu erteleme sırasında mecliste büyük bir karışıklık çıktı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyesi olan “Deli” namlı Halit Paşa Cumhuriyet Halk Fırkası karşıtı bir imza toplarken Elazığ milletvekili Hüseyin Bey ile bir tartışma içerisine girmişti. O dönem meclis içerisindeki milletvekillerinin çoğu asker kökenli olduğu için mecliste de silah taşıyorlardı ki bu durum oluşan tartışmaları daha da kötü bir duruma sokma ihtimali barındırıyordu. Halit Paşa ile Hüseyin Bey’in arasında ne konuşulduğu tam olarak bilinmemesine karşın çıkan tartışmadan sonra herkes silahlarına sarıldı. Çıkan arbede sonrası Ali Çetinkaya (Kel Ali) ile Halit Paşa kavga ederken silahlar patladı ve Halit Paşa vuruldu. Bu vurulma olayı sonrasında ölen Halit Paşa bir sembol halini aldı ve Cumhuriyet Halk Fırkasına “Muhalefete Tahammülsüzlük” ve “Özgürlüğe Saldırı” gibi atıflarda bulunuldu. Güney Doğu’da başlayan teşkilatlanma ve Mecliste karışıklık olması Türk-İngiliz Musul sorunu üzerine etki edecekti. İngilizler bu karışıklıkları yakından takip ediyordu. İngiltere’nin silah desteği de yapmış olduğu öne sürülen fikirler arasındadır. Bu olaylar neticesinde 1925’de Çan’da ikinci kongrelerini toplayan Azadi teşkilatı isyanı başlatma kararı aldılar. Hareketin başlama tarihi olarak Mart ayı kararı alınmıştır. Fakat tam bu sırada Şeyh Sait Diyabekır’ın Piran (Dicle) ilçesinde asker kaçağı olduğu ve askere götürülmek üzere alıkonulmak için gelen askerlerle çatışmaya başladı ve bu hamle yüzünden isyan 1 ay erken olan Şubat ayında başlamış oldu. 


Hareketin başlangıç noktasından isyan kıvılcımına gelene kadar geçen süreç sayesinde hareket hem bir Kürt milli hareketi hem de İslam’a yapılmış olan darbeye karşı bir karşı devrim hareketi sıfatı almıştır. Şeyh Sait isyanının lider kadrosunu oluşturan grup Nakşibendiyye tarikatıdır. Şeyh Sait kendisi bir Nakşibendi şeyhi olup imza olarak “Emirü’l Mücahidin Muhammed Said Nakşibendi” sıfatını kullanmıştır. Azadi teşkilatı askeri ve vurucu gücü temsil etmesine karşı Nakşibendilik sayesinde halka ulaşılmış olan isyan Genç, Bingöl, Muş, Diyarbekir, Tunceli, Elazığ, Ergani, Palu, Çermik, Çemişkezek, Silvan, Siirt ve Urfa’ya yayılmış ve çok güçlü bir duruma gelmiştir. Hükümet isyanın bu kadar yayılması üzerine 23 Şubat günü Doğu Anadolu bölgesinin neredeyse tamamında sıkıyönetim ilan etmiştir. Hıyanet-i Vataniye kanununda değişiklik yapılarak olan isyanlara göre uyarlanmıştır. Başbakan olan Fethi Okyar yeterli dikkati göstermediği için istifa ettirilmiş ve yerine 3 Mart günü İsmet İnönü getirilmiştir. İsmet İnönü’nün başbakan olması ile isyana karşı çok süratli kararlar alınmaya başlanmıştır. Takrir-i Sükun kanunu kabul edilmiş ve İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. Siyasi gereklilikler yerine getirildikten sonra 7-11 Mart’ta askeri komuta ayarlanmış ve bölgeye  Kazım Orbay Paşa, Mürsel Bakü Paşa, Osman Paşa, Kazım Dirik Paşa ve Cemal Cahit Toydemir Paşa gönderilmiştir. 23-27 Mart’ta Osman Paşa Erzurum içlerine kadar ilerlemiş bu bölgede çatışan Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza ve Kerem İran’a kaçmışlardır. 6-12 Nisan arasında bölgelerin çoğunda isyancılar geriye püskürtülmüş bir vaziyetteydiler. 


12 Nisan sonrası isyan bir kaçış hareketine dönüştü ve liderlerin birçoğu İran’a kaçma teşebbüsleri sırasında yakalandılar. Şeyh Sait, İran’a kaçmak için ilerlerken Varto’da yakalandı. İstiklal mahkemelerindeki yargılamalarda söylediklerine göre isyanın siyasi bir boyutu yoktur ve tamamen dini amaç adına yapılmıştır. Muhtemelen böyle bir açıklama yapmasının sebebi dini isyanların devam etmesi için ince bir işaret bırakmasıdır. Keza isyan bastırılmış olmasına karşı bütün olaylar Aralık 1925’e kadar sürmüştür. Bu isyan sürecinde Bağdat’ta Türk heyeti ve Milletler Cemiyeti komisyonu 3 çıkış yolu ortaya koymuşlardı: 1- Musul bölgesi muhakkak Türkiye ve Irak arasında birine verilmesi gerekli ise Türkiye’ye verilmeli, 2- Musul bölgesi Irak ve Türkiye arasında bölünmesi. 3- 1928 yılına kadar geçerliliği olan Irak üzerindeki İngiliz mandasını 25 yıl daha uzatarak Musul’u İngiliz mandası himayesine bırakmak. Türkiye bu karar itirazda bulunacak ve bölgeye Lahey Adalet Divanı tarafından Estonyalı General Laider gönderilecektir. General verdiği raporda Türklerin bölge hrıstiyanlarına kötü davrandığını rapor edecek ve 16 Aralık 1925 yılında, daha önce Brüksel’de alınan karar onaylanacak ve Musul Türkiye’nin dışında kalacaktır. Musul sorununun Türkiye’nin aleyhine çözülmesinin ardından 5 Haziran 1926 yılında “Türkiye, İngiltere ve Irak Arasında Türk-Irak sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması” adı ile hazırlanan Ankara Antlaşması imzalandı.


Menemen Olayı (23 Aralık 1930)


Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra Takrir-i Sükun kanunu kaldırılmamış ve sıkı bir yönetim takip edilmiştir. 1925-30 yılları arasında yapılan Harf devrimi, Millet Mektepleri açılması, Şapka Kanunu, Takvim, Saat ve Ölçü birimlerinin batılı devletler ile aynı hale getirilmesi gibi birçok devrim yapılmıştır. Bu yapılan devrimler gerici diye tanımlanan İslamcı kişilerce tepkiler toplamış bazı küçük tepkiler verilmiş olmasına karşın Takrir-i Sükun yasası uyarınca cezalandırılmıştır. 1929 yılında çıkan dünya ekonomik krizi Türkiye halkı da etkilenmiş ve bu insanları daha saldırgan bir hale getirmiş. Ekonomik problemler neticesinde Mustafa Kemal’in desteği ile Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş fakat parti kurucusu olan Ali Fethi Bey gericilik hareketlerinin kendi tabanında toplandığını sezdiği için kuruluşundan 3 ay gibi kısa bir süre sonrasında partiyi kapatmıştır. İşte bu gergin ve karışık ortamda 23 Aralık 1930 yılında İzmir’e bağlı Menemen ilçesinde gerici ve isyan niteliğinde bir olay gerçekleşiyor. Olayın temellerin yine Nakşibendiyye tarikatında bulunuyor. Nakşibendi lideri “Kutbü’ül Aktab” unvanlı Şeyh Esat Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Erenköy’de bulunan evine çekilmiş ve buradan dini faaliyet göstermeye devam etmiştir. Şeyh Esat tarafından Manisa bölgesine halife olarak atanan Laz İbrahim bölgede Nakşibendi etkisini arttırmaya çalışıyordu. Maddi problemler yaşayan insanlar için Nakşibendi tarikatı kaçırılmaz bir fırsattı zira kendi içlerinde dönen maddi bir yardımlaşmaları vardı. Girit asıllı olan Derviş Mehmet de bir Nakşibendi tarikatı mensubuydu. Tarikat toplantılarından birisinde Derviş Mehmet kendisini “Mehdi” ilan etmiş ve rejim yüzünden İslam’ın elden gittiğini dile getirmiştir. Derviş Mehmet bir ayaklanmaya ihtiyaç duyulduğunu dillendirmiş ve kendisinin “Mehdi” olduğuna ikna olmuştu. Mehdi olarak nitelenen dini karaktere kurşun işlemeyeceği de kabullenilmiş bir algı idi. 7 Aralık 1930 tarihinde Derviş Mehmet yanına Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan ve Ramazan isimli 6 arkadaşını da alarak Menemen’e hareket etti. 


Paşaköy mevkiinde silahlanan Derviş Mehmet ve arkadaşları 15 gün zikir çekerek geçirdikten sonra 23 Aralık tarihinde Menemen’e geliyorlar. İlk iş olarak merkezde bulunan Müftü Camii’ne giriyorlar ve orada Derviş Mehmet kendisinin “Mehdi” olduğunu ilan ederek halife ordusunun kentin hemen dışında beklediğini ve kendisine katılmayanların İslam düşmanı olarak kılıçtan geçirileceğini söylüyor. Ardından camiden aldıkları ve “sancak-ı şerif” denilen üzerinde “La ilahe İllallah İnna Fetahneke” yazılı yeşil bayrağı dışarıya götürüp Müslümanların etrafında toplanmasını istiyorlar. Olayların büyümesi ve halktan destek alınmaya başlanması sonrasında bölgeye Jandarma yazıcısı Ali Bey geliyor. Amaçlarının ne olduğunu ve neden orada olduklarını sorduğu zaman Derviş MehmetSen değil komutanın gelsin.” diyerek onu gönderiyor. Haber verilen bölük komutanı Fahri Bey bölgeye gelip ne olduğunu anlamaya çalışırken Derviş Mehmet ona Mehdi olduğunu, İslam’ı kurtarmak için geldiğini ve kendisine kurşun işlemeyeceğini söylüyor. Fahri Bey destek almak için alay komutanlığına haber gönderiliyor. Alay komutanlığı tarafından yedek subaylık yapan Kubilay bir müfreze ile bölgeye gönderiliyor. Asteğmen Kubilay olay yerine gelir gelmez Derviş Mehmet’in yakasından yakalayarak derhal dağılmalarını emrediyor. Bunun üzerine Derviş Mehmet Asteğmen Kubilay’a ateş ederek yaralıyor. Müfreze yanlarında yalnızca manevra mermileri bulunduğu için korkutmak maksatlı ateş açıyorlar. Kurşunların öldürmediğini farkeden Derviş Mehmet Mehdi olduğunun kanıtı olarak bunu göstererek askerlerin üzerine ateş açıyor. Bu kargaşa sırasında yaralı olan asteğmen Kubilay kendisini Gazez Camii avlusuna atıyor. Çatışmalar sırasında halkın askere yardım etmediğini farkeden Derviş Mehmet asteğmen Kubilay’ın yanına giderek yanında getirmiş olduğu testere biçimli bıçağıyla asteğmenin kafasını kesiyor. Ardından kesik başı sancağının başına bağlayarak Menemen’i dolaştırıyor. Olay yerine daha sonra alay komutanlığından gönderilen askerler ile çatışan Derviş Mehmet ve adamlarının büyük bir kısmı öldürülüyor. 


İsyanı Edirne’de haber alan Mustafa Kemal çok kızarak: “Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar. Binlerce Menemenliden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis teşvik ediyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir. Bu Cumhuriyet’i ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur.” Diyerek tepkisini göstermiştir. 27 Aralık 1930’da toplanan olağanüstü kurultaya Mustafa Kemal bizzat başkanlık eder. Bu kurultayda daha sonra ilan edilecek olan Menemen, Manisa ve Balıkesir’i kapsayan sıkıyönetim kararlaştırılmış ve henüz kurulmamış olan harp mahkemelerinin idam kararları onaylanmıştır. 1 Ocak 1931 tarihinde Mustafa Muğlalı Paşa başkanlığında bir mahkeme toplanmış, 15 Ocak tarihinde yargılamalar başlamıştır. Nakşibendi şeyhi olan Esat Efendi mahkemeler sürerken ölmüştür.

 

Ağrı İsyanları (1926-1930)

Şeyh Sait isyanı ardından Irak ve İran’a kaçan birçok Kürt bu bölgelerde birleşmişlerdir. Irak bölgesine sığınan Kürtler İngilizlere ait olan Revandiz kaymakamlığında bulunan Seyit Taha ile iletişime geçmişlerdir. Seyit Taha da Irak Olağanüstü Komiser Yardımcısı Edmonds aracılığı ile İngiliz Gizli Servisinde görevli Yüzbaşı Modfold ile kaçak Kürtler’i görüştürmüştür. 1927 Şubat ayında Seyir Taha’nın evinde ilk görüşme yapılmıştır. Yüzbaşı Modfold: “İngilizler daima mazlum milletlerin hamisi olmuşlardır. Kürtlere de yardım edeceklerdir. İcabında kendilerine silah ve cephane verecekleri gibi, Nasturilere de Kürt elbisesi giydirerek yardım ettireceklerdir. Fakat her şeyden evvel muvaffak olmak ve bunun için de birleşerek büyük bir cemiyet vücuda getirmek lazımdır.” diyerek Kürtler, Nasturiler ve Ermenileri birleştirme fikrinden bahsetmiştir. Mart ayında yapılan ikinci toplantıda saldırılacak bölgeler kararlaştırılmıştır. İngiliz yüzbaşı Modfold yalnızca Kürtlerin başarılı olamayacağını anlamış ve Kürtlere birleşme fikrini açıklamıştı. Yüzbaşı Moldfold diğer Ermeni örgütlerinin aksine hareket eden Taşnak Cemiyeti’ne bir mektup göndererek Kürtler ile birlik olmaları gerektiğini ve bu sayede büyük Ermenistan’ı kurabileceklerini vadetmiştir.  İngilizler, Ermeni ve Kürtleri bir araya getirdikten sonra kurulacak teşkilatın adını tespit etmek amacıyla hem Kürt gururunu hem de Ermeni gururunu okşayacak bir isim arayışına girmişlerdir. Kürtçe “benlik” manasına gelen “Hoybon”, Ermenice “ Ermeni Yurdu” manasına gelen “Haypun” kelimesinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan “Hoybun/Xwebun” ismini teşkilata vermişlerdir. İsmin de verilmesi ile 5 Ekim 1927 yılında Hoybun Teşkilatı resmen kurulmuştur. Aynı yıl içerisinde Hoybun teşkilatı Lübnan’da ilk kongresini yapmış ve teşklilat başkanı olarak Ermeni Wahan Papazian getirilmiştir. İran şahı Rıza Pehlevi’nin daha sonra Türkiye Cumhuriyeti ile iyi anlaşmasına karşın bu dönemde Azerbaycan’da bulunan Türklerden duyduğu rahatsızlıklardan dolayı Hoybun Teşkilatını desteklemiştir. 1926 yılının Mayıs ayında Yusuf Taşo isimli bir eşkıyanın İran sınırını geçerek Kalecik köyünden çaldığı hayvanlar ile Ağrı dağına sığınması ile Ağrı isyanları başlamıştır. Zaten Yusuf Taşo’nun planı da onu almaya gelen askerlere karşı ateş açarak isyan başlatmaktı ve böyle de oldu. İsyana katılan kuvvetlerin birçoğu  Şıpkanlı, Haydaranlı, Milanlı, Hasenli, Zerkanlı, Cibranlı ve Mokorlu aşiretleri ile-İran aşiretlerinden olan- Kızılbaş ve Sakanlı aşiretlerindendir. 


Bu ayaklanmayı Yusuf Taşo başlatmış olsa da harekatin lideri konumundaki kişi Celali aşireti liderlerinden olan İbrahim Haso Telli isimli bir kişiydi. Bu isyan bölgesel nitelikte olmuş ve hırsızlık, talan ve yağma şekillerinde devam etmiştir. Fakat isyancılar Ağrı dağı eteklerinde bulundukları için müdahale edilmesi zor bir durum oluşmuştur. Bu olaylar neticesinde Doğu Beyazıt’a gelmiş olan 27. Alay isyanı bastırmakla görevlendirilmiştir. Fakat yapılan çatışmalar sırasında mağlup edilen 27. Alay geriye çekilmiştir. 3. Ordu müfettişliği yeni bir harekat planı yaparak bölgeye girmiş ve yeni çatışmalar çıkmıştır. Bu harekat sonunda isyancıların tamamı Ağrı dağından çıkarılmış fakat çoğu İran’a kaçmayı başarmıştır. İran şahı bulunan Rıza Pehlevi ülkeye girişlere göz yummuştur. İran’a kaçış sonrasında yeniden hazırlık yapan isyancılar 1 yıl sonra tekrardan Ağrı’ya girmişlerdir. Bunun neticesinde 2. Ağrı harekatı 13 Eylül 1927’de başlamıştır. 2. Ağrı harekatı için yine aynı şekilde İran’a sığınılmaması için birkaç tedbir alınmıştır. Öncelikli tedbir keşif yapılması idi ve isyancıların sayıları 800 civarı olduğu tespit edildi. Ardından genelkurmay başkanlığına bir yazı yazılarak 9. Kolordu, 29. Alay ve 9. Tümen bölgeye sevkedilmiştir. 9. Tümen’in vazifesi Ahuri üzerinden hareket ederek Serdarbudak mevkiini tutması idi ki bu sayede İran’a kaçma ihtimalinin önüne geçilmiş olacaktır. Bu harekat planlına rağmen çatışmalar uzun sürmüştür. Bu olayları uzun sürme sebepleri arasında eski bir asker olan ve isyanın lideri konumunda bulunan İhsan Nuri’nin çok etkisi olmuştur. Bu süreç içerisinde Türkiye Cumhuriyeti hükümeti isyancılar ile bir görüşme ve anlaşma yapmak için müzakerede bulunmuştur. Bu müzakerelere hükümeti temsilen 12 Milletvekili, Ağrı valisi, 29. Tümen komutanı, Ağrı Jandarma Komutanı, Diyadin ve Beyazıt Kaymakamları görevlendirilmişlerdir. Bunun yanında isyancıları temsilen de Halis Öztürk ve İhsan Nuri katılmışlardır. Müzakerelerde isyana son verip ülkeyi terk etmeleri karşılığında herhangi bir ceza almayacakları ve affedilecekleri söylenmesine rağmen İhsan Nuri bu teklifleri reddetmiştir. Tartışmaların neticesiz kalması ve kışın gelmesi sebebiyle yeni bir harekat yapılmamıştır. 1928 yılında genelkurmay başkanlığında tartışılan bir konu haline gelen Ağrı meselesine karşı çözüm olarak bölgede propagandaya ihtiyaç olduğuna ve sınırda bulunan İran ve Ermenistan tarafından desteklenen bu isyanlara karşı bölgede bir Ağrı takip bölgesi komutanlığı kurulması kararı alınmıştır. 1 Ekim 1928’de Ağrı takip bölgesi komutanlığı kurulmuş ve komutanlığına Albay Galip atanmıştır.1929 yılında ise Ağrı bölgesinde birden çok isyan çıkmıştır. Bunlardan ilki Jilyan aşireti lideri Ali Resul isyanıdır. İdari bir hatadan ve Eruh jandarma komutanı Teğmen Ziya Bey’in şahsi husumetleri yüzünden ortaya çıkmış fakat bu kargaşa döneminde hükümeti 3-4 ay gibi bir süreç uğraştırmıştır. 


Diğer olay ise İran’da bir aşiretin lideri olan Şeyh Abdülkadir’in Türkiye’ye geçmesi ve Kotanlı-Sakanlı aşiretleri arasında olan düşmanlığı körüklemesi ile ortaya çıkmıştır. Tendürük isyanı olarak bilinen bu isyan kısa sürede bastırılmış ve Şeyh Abdülkadir İran’a kaçmıştır. Ardından İran’ın kışkırtmaları ve aşiretlerin çatışmaları neticesinde bir dizi daha isyan çıkmıştır. Bunlardan birisi Midyat-Savur bölgesi isyanı olmuştur. Ağrı dağı ve çevresinde çıkan bu bütün karışıklıklar ve art arda gelen isyanlara bir son vermek için 3. Ağrı harekatı 1930 yılının Mayıs ayında başlatılmak üzerine kararlaştırılmıştır. Türk ordusu girdiği yerlerdeki isyanları bastırmasına karşın hemen ardından bir başka isyan çıkıyordu. Son büyük isyan olarak Haziran 1930’da Hoybun teşkilatı tarafından Ağrı ayaklanması başkomutanı ilan edilen İhsan Nuri İran’dan gelen destek kuvvetlerle birlikte ayaklanması olmuştur. Fakat Salih Paşa komutasındaki 9. Kolordu ve o dönem kaynaklarında “Demir Kartallar” olarak adlandırılan uçakların isyancılar üzerine hareket etmesi ile İhsan Nuri bölgeyi terk ederek İran’a sığınmış ve Türkiye’de yeni bir isyan çıkarmayı bir daha denememiştir.


Bu olaylar ardından Doğu Anadolu bölgesinde birçok küçük isyan çıkmış fakat hepsi bir ay gibi kısa zamanlarda bastırılmıştır.


Dersim İsyanı (1937-1938)


Öncelikle bugün Tunceli olarak adlandırılan yerin “Dersim” olmadığını Dersim coğrafyasının bir parçası olan bir bölge olduğunu söylemek gerekir. Dersim olarak adlandırılan bölge Çemişkezek, Mazgirt, Pertek ve Hozat gibi merkezlerden oluşan kuzeyinde Munzur dağları, doğusunda Perisu/Büyüksu, güneyinde Muratsu ve batısında Karusu ile çevrilidir. 1921 yılında Dersim bölgesindeki Koçgiri kazasında bir isyan çıkmıştır. Koçgiri aynı zamanda bölge aşiretlerinin de genel ismi olarak kullanılmaktadır. İsyan kısa sürede bastırılmış fakat isyan liderleri Dersim’de bulunan diğer aşiretlere sığınmıştır. İsyan liderlerini geri teslim etmeyen aşiretler içerisinde zaman içerisinde bir yakınlaşma olmuş ve bir çeşit birlik olma durumu ortaya çıkmıştır. 1923-24 yılları arasında Dersim’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na ilgi arttı ve bir Mustafa Kemal/CHF aleyhtarlığı baş gösterdi. Seçimler sırasında Dersim milletvekili olarak gösterilen bir kişinin Dersimliler tarafından hoş bulunmaması neticesinde aşiret lideri olan Seyit Rıza Hozat’a ilerledi ve seçim için milletvekili gösterilen Feridun Fikri ile çatıştı. Ankara hükümeti bütün bu olayların sorumlusu olarak Hasan Hayri ve Baytar Nuri’yi sorumlu tutuyordu ve bu kişilerin Dersim’den sınır dışı edilmesi emrini bizzat Mustafa Kemal Paşa vermişti. Fakat Hasan Hayri ve Baytar Nuri, Seyit Rıza’ya sığınarak kendilerini kurtardılar. Tam bu olaylar sonrasında 1925 yılında Şeyh Sait isyanı patlak vermiş olmasına karşın Dersim halkının büyük çoğunluğu isyana destek vermemiş aksine isyancılarda bazı bölgelerde çatışmaya girmişlerdir. 1926 yılında Koç Uşağı isyanı ortaya çıktı. Koç Uşağı olayı bir isyandan ziyade bir asayişsizlik sorunuydu.


 Uzun yıllardır bu bölgede yaşayan aşiret etraftaki köyleri yağmalamaya ve soygunlar yapmaya başladı. İsyan bastırılmasına karşın bölgede rutin bir asayişsizlik vardı ve bu yüzden yağma ve talanın önü alınamıyordu. 1929 yılına gelindiğinde bölgede hemen her gün bir sorun yaşanır hale gelmiştir. 1930 yılına gelindiği zaman Dersim aşiretlerinden olan Pülümür aşireti Gümüşhane ve Bayburt’a kadar saldırılarda bulunmuştur. Bu olaylar sonrasında Pülümür aşiretinin yine aynı bölgelerde gayri resmi olarak örgütlenen Hoybun teşkilatı ile iletişim kurması ve bir birlik ortaya çıkarmalarından endişe duyulmuş sürekli artan şikayetlere de son getirmek için bir müdahale kararı alınmıştır. Ekim 1930 yılında yapılan Pülümür harekatında bazı köyler tahrip edilmek suretiyle isyancıların çoğu öldürülmüştür. Bir aşiretin daha ortadan kalkmasına karşın Dersim’de feodal düzen devam ediyordu. 1933 yılında aşiret liderlerinden Seyit Rıza’nın oğlu Babo İbrahim, Sin köyünde Kırganlı aşiretinden Mehmet tarafından öldürüldü. Bu olay ardından Seyit Rıza Kırganlı aşiretinde kemale ermiş olan bütün erkekleri öldürttü. Bu “Sin Baskını” olarak bilinen olay neticesinde Seyit Rıza’nın feodal düzeni karşısında cumhuriyet rejiminden başka rakip kalmamıştır. İsmet Paşa 1935 yılında doğu vilayetlerini geziye çıktı. Geri döndüğü zaman bir rapor hazırlamasının yanı sıra Dersim bölgesine bir harekat düzenlemsi gerektiğini de vurgulamıştı. Fakat aynı yıllar arasında Türkiye-Fransa arasında büyük bir Hatay sorunu vardı ve Fransızların Dersim’de çıkacak herhangi bir isyandan faydalanabilmeleri mümkündü. Yine aynı dönemlerde Almanya’da Nasyonal Sosyalist Parti’nin iktidara gelmesi bazı sorunlar yaratıyordu çünkü o dönem neredeyse dünyanın tamamında milliyetçi ve ırkçı bir hava olmasına karşın Almanya’da iktidara gelerek büyük bir adım atılmıştı. Fransızlar ile devam eden Hatay meselesi Fransa için çok elzem bir konumdaydı çünkü 1936 yılında hem Lübnan hem de Suriye Fransa’dan bağımsızlık kazanmıştı. Yine 1936 yıllında Dersim vilayetini kontrol altında tutmak ve dış sorunlar ile uğraşıldığı sırada herhangi bir isyanla uğraşmamak için Tunceli, Elazığ ve Bingöl’ü kapsayan 4. Umumi müfettişlik kuruldu. Umumi müfettişliğin kurulması ve komutan olarak General Abdullah Alpdoğan’ın tayin edilmesi ile bölgede sıkıyönetim ilan edilmiş ve asayişi düzeltmek için hızlı harekete geçilmiştir. 1937 yılında devletin bütün ayrıcalıklara el koyması ve Dersim bölgesine müdahale etmesinden rahatsızlık duyan aşiret liderleri Seyit Rıza önderliğinde birleşmeye başlamışlardır. 1937’nin Mart ayında Sin bölgesi karakolunu basarak Dersim isyanı olarak adlandırılan isyanı başlatmışlardır. Nisan ayında hükümete ültimatom göndererek kurulan müfettişliğin kaldırılması, karakol yapılmaması, silahlarına el koyulmaması ve vergiler konusunda pazarlık yoluyla anlaşılacağını bildirmişlerdir. Bu tekliflere verilen ilk cevap 3 Mayıs 1937 tarihinde Keçiseken köyünün Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar tarafından bombalanması olmuştur. Bu olayın hemen arkasından 4 Mayıs 1937 yılında hükümet bölgeye karşı bir harekat kararı almıştır. Bölgede sürekli çıkan sorunlar ve 1935 yılında İsmet İnönü’nün bölgeye harekat yapılması üzerine tavsiyeleri de olduğu için harekat çok kısa sürede başladı.


 Bölgede bulunan General Abdullah Alpdoğan Pah, Kalmut, Mazgirt ve Hozat bölgelerine süratle ilerleyerek kontrol altına almıştır. Koçgiri aşiretinden olan Alişir’in ölmesi dış bir ülkeyle olan iletişimi ve yardım umudunu ortadan kaldırıldı. Seyit Rıza’nın iki oğlundan birisinin ağır yaralanması ve diğerinin de teslim olması ile yalnız kalmaya başlayan Seyit Rıza da gerilemeye başlamıştır. Ve Eylül 1937 yılında Erzincan’da silahsız olarak teslim olmuştur. Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi’de Kasım’a kadar süren dava neticesinde Seyit Rıza, oğulları ve birçok aşiret lideri idam edilmiştir. Yapılan Harekat ise kış ayının araya girmesi ile duraklatıldı. 1938 yılının Mart ayında Genelkurmay başkanlığı açıklama yaparak Haziran ayında bölgeye yapılan harekatın devam edeceğini bildirdi. Bu harekat için 1937 Dersim isyanında büyük etkisi olan uçaklar Elazığ bölgesine konuşlandırıldı ve 3. Ordu bölgeye gönderilmeye başlandı. 12 Haziran 1938 yılında harekat iki aşamalı olarak başladı. Birinci aşamada Umumi müfettişlik Ağustos ayına kadar bölgede genel isyancıların ve aşiretlerin bulundukları bölgelere girecekti. İkinci aşamada ise 3. Ordu Dersim’e girerek bütün köyleri tek tek inceleyecek ve kaçak olabilecek isyancıları ele geçirecekti. Bu aşamalar sırasında Tez Dağı ve Tujik Baba dağı gibi yerler bombalanıyordu. Bu yapılan harekatın en mühim olan yanı asıl hedefin isyancı aşiretler değil bütün aşiretler olmasıdır. Yapılan harekat Eylül’e kadar devam etti ve bölgede isyana adı karışmış veya herhangi bir aşirete bağlı olan herkes ele geçirildi. Bu yakalanan aşiret akrabaları zorunlu göç yolu ile batıya gönderildi. 16 Eylül’de biten bu harekat neticesinde Dersim İsyanları son bulmuştur.


Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti içerisinde cumhuriyete yahut cumhuriyetin faaliyetlerine karşı yapılmış olan ayaklanmalar daima ağır şekillerde cezalandırılmıştır. Bu çıkan isyanların çoğu din propagandası altında yapılmış olan farklı amaçlar taşıyan isyanlardır. Türkiye’de bulunan tarikatların tamamı isyanlara kendi çıkarları doğrultusunda yardımlarda bulunmuştur ve din propagandalarına destek çıkmıştır. Bütün isyanlarda görebileceğimiz tek ortak özellik ise dışarıdan bir devletten yardım alıyor olmalarıdır. Bu dış yardımlar ve içerideki propagandaya rağmen genç cumhuriyet bütün isyanlarını bastırmayı başarmış ve varlığını dünyaya bir kez daha kanıtlamıştır. Ardından gelen ikinci dünya savaşı dönemi ve tek parti iktidarının yıkılması gibi süreçler aleni bir isyanı tetiklememesine karşın el altında devrim karşıtlarına müsamaha gösterilmesine yol açmıştır. Türkiye’nin en özgürlükçü anayasası olarak nitelenen 1961 anayasası sayesinde bölücü amaçlı ideolojiler de ülke içerisinde kendilerini göstermeye başlamıştır. 1968-80 arasındaki dönemde ülke içerisinde daha önceden bastırılmış olan İslamcılık ve Kürtçülük gibi ideolojiler yeniden ortaya çıkmış ve partileşmeye gitmişlerdir. 1971-80 yılları arasında ülke bahsetmiş olduğum ideolojiler ve bunların fraksiyonları neticesinde kargaşaya sürüklenmiştir. Bunlara en güzel örnekler 1978 Maraş Katliamı ve 1972-78 arasında kurulan DHKP-C, TKP/ML, THKO, PKK gibi silahlı örgütlenmelerdir. 1980 yılında Kenan Evren Paşa tarafından bir darbe yapılmış ve bu kargaşa olayları cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi sert tedbirler ile düzeltilmeye çalışılmıştır.


- DENİZ AYDINER


Kaynakça

Atatürk, M.K (2013), “Nutuk”, 4. Basım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

İnönü, İ (1998), “Cumhuriyetin İlk Yılları 1923-1938 Cilt 1”, Ankara: Yenigün Haber Ajansı

Tunaya, T.Z (1998), “İslamcılık Cereyanı – 2” Ankara: Yenigün Haber Ajansı

Kırçak, Ç. (1998), “Cumhuriyetten Günümüze Gericilik – 3”, Ankara: Yenigün Haber Ajansı

Toker, M.(1998), “Şeyh Sait ve İsyanı”, Ankara: Yenigün Haber Ajansı

Karabekir, K(2008), “Hayatım”, İstanbul: Yapı kredi Yayınları

Turan, Ş(1995),  “Türk Devrim Tarihi (cilt3)”, Ankara: Bilgi Yayınevi

Örgeevren, A.S(2002), “Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi”, İstanbul: Temel Yayınları

Goloğlu, M.(2017), “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1 Devrimler ve Tepkileri (1924-1930)”, 4. Basım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Sezer, A. (Ed.). (2003), “Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi”, Ankara: Siyasal Kitabevi

Çay, A.H (1996), “Her Yönüyle Kürt Dosyası”,4. Baskı, Ankara: Turan Kültür Vakfı

Çalışlar, İ. (Hazırlayan). (2010), “Dersim Raporu”, 3. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınevi

Zürcher, E.J. (2000), “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”, 7. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınevi

Kahraman, A.(2004), “Kürt İsyanları (Tedip ve Tenkil)”, 2. Baskı, İstanbul: Evrensel Basım Yayın

Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı (1992), “Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1”, İstanbul: Kaynak Yayınları

Çakır, M.(2005), “Türkiye Büyük Milet Meclisi Tutanaklarında İç İsyanlar (1920-1934)”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, M.Ü Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü

Acar, H.(2019), “Türk Siyasal Hayatında Şeyh Sait İsyanı”, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 3, Sayfa: 2934-2952

Deniz, M.(2007), “Türk Basınında Şeyh Sait İsyanı”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, F.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü

Akyürekli, M.(2010), “Dersim Sorunu (1937-1938)”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü

Koç, N.(2013), “Şeyh Sait Ayaklanması”, Turkish Studies Dergisi, Cilt:8, Sayı:2, Sayfa: 153-166

Kırmıt, Ömer Faruk(2015), “Nutuk, Hatıratlar ve Kaynaklar Ekseninde  Şeyh Sait İsyanı ve Süreci”, Sosyal Bilimler Dergisi, cilt:3, Sayı:6-7, Sayfa: 105-118

Turan, Işıl(2010), “Komintern Belgelerinde Şeyh Sait İsyanı ve Ankara’daki Kabine Değişikliği”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Sayı:11, Sayfa:183-191

ERSAL, Aytekin(2016), “Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nin Şeyh Sait İsyanı’na Bakışı”, Hacettepe Üniversitesi CTAD, Yıl 12, Sayı: 24, sayfa: 57-79.

Ertem, Barış(2013), “Resmi Belgeler ve Basında Menemen Olayı”, History Studies, Cilt:5, Sayı:1, Sayfa:157-179

Çanak, Erdem(2015), “Menemen Olayı’nın Adana Basınına Yansıması”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt:8, sayı:39, sayfa:280-291

Aysal, Necdet(2009), “Yönetsel Alanda Değişimler ve Devrim Hareketlerine Karşı Gerici Tepkiler “Serbest Cumhuriyet Fırkası – Menemen Olayı”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı:44, Sayfa:581-625

Arabacı, C. (2017), “Dersim Olayı, Bir Jakobenizm Faciası Mı?”, Medeniyet ve Toplum Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 2

İlyas, A. (2019), “Dersim Ayaklanması Sırasında Yaşananlar ve Haydar Kang(k) Olayı”, Tarih ve Gelecek Dergisi, Cilt:5, Sayı:2, Sayfa:461-471

İlyas, A.(2015), “Cumhuriyet Döneminde Ortaya Çıkan İsyanlarda Aşiretlerin Rolü”, Yaşam Bilimleri Dergisi, Cilt:5, Sayı:1, Sayfa:182-200

Yaylalı, D.(2007), “Cumhuriyet Dönemi Bölücü Faaliyetler İçinde Ağrı Dağı Ayaklanmaları (1926-1930)”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Doğan, T.(2012), “Arşiv Belgelerine Göre 1937-1938 Dersim İsyanı”, History Studies Dergisi, Cilt: 4, Sayı:1, Sayfa:157-169

Değerli, E.S.(2010), “Amerikan Basınında Doğu İsyanları 1925-1938”, Akademik Bakış Dergisi, Cilt: 3, Sayı:6, Sayfa:97-121

Değerli, E.S.(2008), “Ağrı İsyanlarında Yabancı Parmağı (1926–1930)”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:18, Sayfa:113-132  "



Yorum yazın

Daha yeni Daha eski