İbni Arapşah - Acaibu'l Makdur'un Tahlili

İBNİ ARABŞAH - ACÂİBU’L MAKDÛR’UN TAHLİLİ

 

   Acâibu’l Makdûr eserini değerlendirmeden önce İbni Arapşah’a böyle bir eseri ortaya koymasına sebep olan psikolojiye değinmek gerek.  Arapşah’ın kendi ifadesiyle, 1388 yılında Dımaşk’ta dünyaya gelmiştir. Emîr Timur 1400/1401 yıllarında Şam’ı fethettiğinde ailesinden  bazı kişileri öldürülerek, kardeşleri ve annesi ile birlikte Arapşah’ı Semerkand’a götürmüştür. Bu dönemde İbni  Arapşah’ın yaklaşık 12 yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Kendisi küçük yaşına rağmen büyük bir savaş travması yaşamıştır. Yaşadığı olaylar, Emîr Timur’a karşı büyük bir nefretin oluşmasına sebep olmuştur. Eserindeki aşırı ve yersiz ifadeler bundan kaynaklanmaktadır. Semerkand’a dönemin alimlerinden iyi bir eğitim alıp, birçok dilde ustalaşmasını sağlamıştır. İbni Arapşah, aradan geçen zamanda Osmanlı Devletinin Başkenti  Edirne’ye gelmiştir. Burada Çelebi Sultan Mehmed’in taktirini kazanmış, onun çocuklarına muallimlik yapmıştır. Sultan Çelebi Mehmed’in 1421’de vefatı  üzerine asıl vatanı Şam’a geri dönmüştür. Şam’dan da bir süre sonra Kahire’ye gitmiştir. Burada İbni Tagrıberdi gibi önemli şahsiyetlerle dostâne ilişkiler kurmuştur. İbni Arapşah, 1450 yılında 62 yaşında Kahire’de vefat etmiştir.


    Acâibu’l Makdûr, Emîr Timur’un soyuna değinerek başlamaktadır. İbni Arapşah; Timur ve babası engin sahralarda dolaşan, akılsız ve dinsiz çoban takımından kişiler olduğunu belirtir. Farklı bir görüş olarakta, babasının çok fakir bir çizme ustası olduğunu. Timur’unda bileği sağlam bir demirci genç olmasına rağmen geçim sıkıntısı yüzünden suç işleyip, serkeşlik ettiğini ve çevresine zarar verdiğini söyler. İlerleyen sayfalarda Timur’un babasının mesleği ile ilgili tutarsız bir ifadeye yer verir. Babasının sultanın yanında yüzbaşı  olduğunu ifade eder. Eserinin geçmiş sayfalarında ise Timur’un babasının çapulcu ve çizme ustası olduğu söyleyerek büyük bir çelişkiye imza atar. Çelişkisi eserine kuşku ile yaklaşmamıza sebep olur.


İbni Arapşah - Acaibu'l Makdur'un Tahlili - tarihdar.com


 Kendince gerçekleri çarpıtmaya devam eder. Emîr Timur’un aksak olmasını da bir gece koyun çalıp sırtında götürürken, çobanın attığı okla dirseğinden  ve bacağından yaralanması ile gerçekleştiği ifade eder. Bu olayı görmüş gibi anlatan Arapşah, Timur’un sakatlanmasının 1366 yılında Moğollar ile yapılan  Sistan Muharebesinde gerçekleştiğini çok iyi bilmesine rağmen eserini hayal mahsulü iddialarla desteklemeye çalışmıştır. Eserine  tarihçi objektifliği ile değil, kişisel nefreti ile yön verdiği anlaşılmaktadır. Eserin  42. sayfasında, döneminin  Türk ve İslam’ın en büyük lideri olarak tanınan Timur’u Allah ve resûlüne karşı savaştığını söylerek okurlarını şaşırtmıştır. Arapşah, Emîr Timur’un güçlü imajını zedelemek için elinden geleni ardına koymamıştır dersek  yanlış olmayacaktır.


Siyasi olaylar ise, kaynakların el verdiği ölçüde kronoloji takip edilerek verilmiştir. Türk Tarihinde, bu döneme ışık tutan kaynakların azlığı bu açıdan eseri önemli yapmaktadır. Arapşah eserinin  197. sayfasında Emîr Timur’un ordusunu betimleyerek tanımlamıştır ; “Onun ordusunu hakkında onlar yeryüzününü istila eden çekirge sürüleri gibi derseniz , çekirgeler ancak onların yardımcıları olabilirler ” diyerek ordusunun büyüklüğüne dikkat çekmiştir. Diğer kaynaklardaki bilgilerden anlaşıldığı üzere, abartılardan uzak ordunun 70 bin ile 90 bin arasında olduğu anlaşılmaktadır.


 Arapşah kendisinde beklenmeyecek bir şekilde 221. sayfada  Halep’de kellerden kule yapılması ile ilgili ilginç bir anekdota yer vermişti. Halepte savaş bittikten sonra Timur’un askerleri tarafından savaş katılmayan sivil halktan birçok kişinin kellelerinden kule yapılmıştır. Timur bu duruma çok kızıp askerlerini çok sert şekilde azarlamıştır. Timur’un askerlerine verdiği talimat bu şekilde değildi. O, kendisine karşı savaşıp ölenlerin kellerinden ibreti alem için kule yapılmasını talimat verdiği söylemiştir. Bu bilgiyle Arapşah’ın eserinde karşılaşmak okuyucu olarak beni oldukça şaşırttı.


İbni Haldun ile Timur’un karşılaşması esnasında İbni Haldun’un Emîr Timur’a övgüleri de dikkat çekicidir ; “ Emîr cenapları ! Ben birçok hükümdar huzurunda bulunma şerefine nail oldum. Ölenleri, yazdığım tarihimle yaşattım: Arap ve Acem hükümdârlarından şu, şu zatları gördüm; Şarkı ve garbı dolaştım. Yüce ve Ulu Tanrı’ya şükürler olsun ki, ömrümü uzattı, beni yeniden yarattı da, sizin devrinizi de idrak ettim. Hepsinin arasında, ancak sizin hakîkî hükümdar olduğunuzu, hükümdarlığa yaraştığınızı gördüm. Hükümdarların yemeği karın doyurmak için, emîr cenaplarının yemeği ise hem bunun için, hem de şereflenmek ve iftihar etmek için yenir  dedi. Timur gibi sert mizaçlı bir lider bile, bu övgü dolu sözler karşısında sevincinden neredeyse kalkıp oynayacaktı. Bu ifadeler Timur’un saygıda kusur etmeyen ilim erbabına ne kadar saygı gösterdiğinin güzel bir örneğidir.


 1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşından önce Timur ve Bayezid’in ilk teması mektuplar vasıtasıyla olmuştur. Timur ve Yıldırım arasında dört yazışma olmuş. Hükümdarların birbirlerinden kabul edemeyecekleri şeyleri talep etmesinden kaynaklı olarak,  yazışmalar savaşı engelleyememekle birlikte savaşın seyrini de hızlandırmıştır. Arapşah, savaşın sonunda yine hiç bir kaynağa dayandırmadan, Timur’un Yıldırım Bayezid’in hatun ve cariyelerine sâkilik yaptıklarını kayıt düşmüştür. Timur’un savaş zamanında yanında olan resmi tarihçileri bile böyle bir durumun varlığından söz etmezler.


 Ankara Savaşının ardından İzmir’in Hıristiyanların elinde olduğunu bilen Emîr Timur İzmir’e bir sefer düzenleyerek İzmir’i iki hafta gibi çok kısa bir sürede ele geçirip bölgedeki Türk halkına bırakmıştır. Bu Timur’un Türk-İslam dünyasına önemli bir katkısıdır. Geçmişte ve günümüzde Timur’u Türk ve İslam düşmanı olarak göstermek isteyenler nedendir bilinmez, İzmiri hıristiyanlardan alıp Müslüman Türklere bırakmasını görmezden gelirler.


 Arapşah, Ankara savaşının Yıldırım Bayezid’in mağlubiyeti ile sonuçlanmasından sonra Timur’un Bayezid’i bir zincirli bir halde  demir kafese koyduğunu ve onu  Mâverâünnehr’e götürmek niyetinde olduğunu yazar. Bu kadar detaylı bir tasvirde bulunan Arapşah, Bayezid’in ölümünün sebebine dair hiçbir şey yazması ilginçtir. Yazdıklarını hiçbir belgeye dayandırmaması bu olayın tam olarak anlattığı şekilde olmadığı düşüncesine kapılmamıza neden oldu. Türk tarihinde birçok Hükümdar esir aldığı hükümdarlara saygıda kusur etmeden onların makamına yaraşır şekilde ağırlamıştır. Timur’un Bayezid’i kafese koyup tehşir etmesi, Türk töresine çok önem veren Timur tarafından yapılması  inandırıcı değildir.


    Beyazid Akşehir’de savaşı kaybetmenin kahrı  ile vefat ederken yanında Timur’un en iyi hekimlerinin olduğunu Şerefüddin Ali Yezdî’nin Zafernâme’sinden öğreniyoruz.


İbni Arapşah - Acaibu'l Makdur'un Tahlili


    Arapşah eserinde Bayezid ile Timur’un arasında geçen bir rivayete yer verir. Bayezid, Timur’a şöyle demiş : “ Şimdi ben senin esirin oldum. Senin elinden kurtulamayacağımı biliyorum. Sen ise bu iklimde kalmayacaksın. Dolayısıyla sana üç nasihatım var. Bu nasihatlerim iki dünyanın iyiliği için düsturdur. Birincisi şu ki, zinhar diyâr-ı Rum insanlarını öldürme, çünkü onlar İslamın sütunlarıdır. Senin dinin zaferi için örnek olman gerekir. Çünkü Müslüman olduğunu söylüyorsun. Bugün sen halkları emrin altına alıp, kainat bedenine baş oldun. Eğer halkın dirliğine ve birliğine senin düşmanlık ellerin vasıtasıyla bir zarar gelirse yeryüzünde fitne ve büyük fıs-ı fesat doğar. Nasihatımın ikincisi şu ki, Tatarları burada bırakma. Çünkü onlar fısk-ı fesat maddesidirler ve sen dahi onlara karşı dikkatli ve uyanık ol. Onların hilelerine kanma. Ne yazık ki, onların şerri hayırlarından daha çoktur. Rum toplarında onlardan bir tanesini bırakma. Eğer onları bırakırsan, onlar bu topları kendi kabilelerinin alevleriyle doldurup, bu ülke insanlarının göz yaşlarını ve kanlarını nehirler gibi akıtırlar. Çünkü onlar Müslümanlara ve topraklarına Hıristiyanlardan daha fazla zarar verirler. En iyisi şu ki, kendi insanların seninle giderken, kendi kardeşinin çocuklarından ( Tatarlardan ) her biri sana “ Amca, beni de al götür!”  desin. Yine de onları buradan çıkarırken, öyle bir yap ki, hiçbiri kurtulmayı aklından geçirmesin. Nasihatlerinin üçüncüsü şu ki, tahrip elini Müslümanların kale ve hisarlarına uzatma ve onları yaşayıp durdukları vatanlarından kovma. Çünkü oralar din hisarlarıdır ve din yolunda gaza ve cihat edenlerin sığınaklarıdır. Bu nasihatler bir emânettir ve ben bu bu emanetleri sana yükledim ve bir valiliktir ki senin boynuna taktım ”.  Timur bu nasihatları can-ı gönülden kabul etti. Emânetleri kalbine yerleştirdi ve onları Osmanoğlu’nun düşündüğünden fazlasıyla yerine getirip, gücü yettiğince onlara bağlı kaldı. Arapşah, yukarıda aktardığı rivayeti El-Askalanî’ye dayandırır. İki liderin medeni bir şekilde birbiri ile konuştuğuna inanan Arapşah, Bayezid’in kafese atıldığı iddiası da bulunmasıda ayrı bir tezattır. Aktarılan rivayette olduğu gibi Timur, bölgedeki  Tatarları Diyarı Rum’dan alıp Semarkant’a götürmüştür. Tabii Timur bunu Semerkant’ı insan gücü olarak zengileştirmek için yapmıştır. Ancak  Diyarı Rum’a kalıcı bir hasar vermemesi rivayetin bir nebze doğru olabileceğini düşündürmektedir.


   Timur, Diyarı Rum’da güç gösterisi yapıp dolaştığı günlerde, doğu ülkelerini de hâkimiyet altına alma fikrini kafasından geçirmekteydi. Daha önce belirtildiği gibi, bu amaçla Allahdâd’a mektup yazıp o ülkelerle ilgili detaylı bilgi istemişti. O ülkelerin durumları, coğrafi şartları, şehir ve köyleri hakkında detaylı bilgi edinip, sanki bizzat görmüş gibi göz önünde tasavvur ettikten sonra atının dizginlerini o tarafa çevirme kararı aldı ve emîrlerine atlanmaları için ferman buyurdu. Burada verilen bilgiler Çin seferi öncesi yapılan hazırlıklardır. Bu bilgiler çok kıymetlidir. Emîr Timur 35 yıllık iktidarında irili ufaklı yaklaşık 70 tane savaşa katılmıştır. Bu savaşların hepsinden muzaffer ayrılmayı başarmıştır. Yukarıda aktarılan bilgilerde olduğu gibi savaş öncesi hazırlıklarını ne kadar geniş kapsamlı ve ciddi bir şekilde yürütüğü ortadadır. Muhareberlerde göstermiş olduğu başarı bu şekilde inşa edilmiştir.

  

   Emîr Timur plandığı gibi Çin üzerine devasa bir ordu ile yürümekteydi. İlerleyen yaşından dolayı sağlık problemleri ile boğuşmaktaydı. Maalesef ömrü yetmedi ve Otrar’da 18 Şubat 1405 günü hayata gözlerini yumdu. Arapşah, Timur’un ölümünden sonraki siyasi mücadeleleri objektif olarak değerlendirmektedir. Aslında nefretinin sadece Emir Timur'la sınırlı olduğunuda belli etmiştir.


   Eserin son bölümünde Arapşah, Timur’un fiziki görünümü, kişiliği ve karakteri hakkında detaylı bilgiler verir; Timur, uzun boylu, amâlika soyunun bakiyelerini andırırcasına iri yapılıydı. Alnı geniş, başı iri, son derece güçlü ve heybetli, sağlam bünyeli; kızala çalar, buğday rengine yakın olmayan beyaz yüzlü, adaleli, geniş omuzlu, kalın parmaklı idi. Kalçaları semiz, boyu posu gelişmiş, uzun sakallı, sağ kolu felçli, sağ bacağı topaldı. Gözleri iki mumu andırırsa da, mutluluk eseri yoktu. Sesi gürdü. Ölümden korkmazdı. Yaşı 80’e gelmesine rağmen bünyesi sağlam, kadersiz, hareketli uyumlu, tıpkı bir kaya gibi sertti.


   Arapşah, Timur’un yaşının 80’e geldiğini belirtmiştir. Ancak Timur’un 69 yaşında vefat ettiği düşünülürse 10 yıllık bir abartmanın olduğunu söylenebilir. Ayrıca sağ kolunun felçli ve sağ bacağınında topal olduğu bildirmiştir. 1941 yılında Sovyet Arkeolog Mihail Mihayloviç Gerasimov önderliğinde Timur’un mezarı açılarak arkeolojik bir takım incelenmeler yapılmıştır. Yapılan araştırmalarda kaynaklarda aktarıldığı gibi sağ dirseği ve sağ bacağında ok yaraları tespit edilmiş ve sağ bacağının sol bacağına nazaran daha kısa olduğu görülmüştür. Bu durumun Emir Timur’un yürürken aksamasına sebebiyet verdiği bilimsel olarak ispatlanmıştır.


   Arapşah, Timur’un mizahçı için şakayı ve yalanı sevmediği ve her koşulda dürüst biri olduğunu nakletmiştir. Ayrıca son derece doğru görüşlü, oldukça ferasetli, emsali görülmemiş derecede şanslıydı. Büyüklük ona yakışıyordu. Sözleri son derece kati ve kararlıydı. Başına bir musibet geldiğinde dahi doğru sözlüydü. Biri bir söz söylese delil ister, kaş altından bakış ve göz işaretlerini sezerdi. Son derece uyanık, her hangi bir işareti görür, olan her detayı muhakeme ederdi. Hiçbir hilakarın hilesi gözünden kaçmaz. Bu kişilik özellikleri özellikle Arapşah’dan okumak Timur’un kendine hayran bırakan çok güçlü bir karakter olduğunu göstermek için yeterlidir.


   Eseri Türkçeye çevrilmiş şekli ile okuyup değerlendirmeye çalıştım. Üslup olarak gayet sürükleyici bir eser bir olduğunu söyleyebilirim. Arapşah’ın dili edebi olarak iyi kullanmasından dolayı okuyucu zaman zaman bir edebi eseri okuduğunu hissine kapılmaktadır. Eserde oldukça fazla teşbih ve mecaz sanatından faydalanılmıştır. Bu açıdan edebi bir esere benzemektedir.


  Arapşah, eseri ile ilgili “ gördüklerimi ve bana anlatılanları naklettim ” der. Kaynak kullanımından anlaşılacağı üzere daha  önce yazılmış Arapça ve Farsça eserlerden  faydalandığı görülmektedir. Acâibu’l Makdûr  adlı eserle ilgili son olarak şunu da  belirtmek isterim; Eserin ne zaman kaleme alındığı belirtilmemiş ve bilinmemektedir. Ama Arapşah’ın cesurca kullandığı hakaret içeren aşırı ifadelerden anlaşılabileceği üzere, bu eseri Emir  Timur’un vefatından sonra onun tebasından uzakta kaleme aldığını düşünülmektedir.


- İlyas KILIÇ

Yorum yazın

Daha yeni Daha eski