Türk Adı ve Anlamı

Türk Adı ve Anlamı  M.Ö. 2000 yıllarında yazılmış Çin kaynaklarında Türklerin ataları İskitler sonra Asya Hunları olarak geçmektedir. "Türk" adı ise Göktürklerin güçlenmesine paralel olarak ünlenmiştir. M.S. 6.yüzyılın ortalarına kurulan Göktürk devleti ile Çin arasında elçi alış-verişi sayesinde, "Türk" adı ilk olarak 542 ve 545 Çin yıllıklarında yerini almıştır. Türklerin ezeli düşmanı ve komşusu olan Çinlilerin, tarih yazıcılığına verdiği önem inkâr edilemezdir. Fakat oldukça köklü bir tarihi olan Türklerin, "Türk" adını M.S 6.yüzyıldan daha önce alması muhtemel olduğundan dolayı bazı iddialar ortaya atılmıştır. Bunlardan birkaçı: J. V. Hammer, Herodotos'un kitabında zikretmiş olduğu Targita ulusunun, bir Türk kavmi olarak kabul etmiş ve "Türk" isminin ilk olarak burada geçtiğini savunmuştur. Yine Hammer, kutsal kitap Tevrat'ta geçen Togharma adını da "Türk" adı ile ilişkilendirmiştir. 
Çin kaynaklarında Türk adı iki heceli olarak, "T'u-küe" şeklinde kullanılmıştır. İlk başlarda iki heceli olarak telaffuz edilen Türk adı, Göktürk yazıtlarında hem "Türk" hem de "Türük" olarak iki şekilde de kullanılmıştır. Göktürkler devrinden sonra da yalnızca tek heceli "Türk" adı kullanılmaya başlamıştır. Bu da demek oluyor ki: İlk başlarda iki heceli olarak telaffuz edilen "Türk" adı, Göktürklerin hâkimiyet devrinde tek heceli olarak kullanılmış, Çin kaynakları da bundan sonra tek heceli "Türk" adını kullanmaya başlamışlardır.  

Türk Adı ve Anlamı - tarihdar.com


Türk adının nereden geldiğini ve ne anlamda kullanıldığını merak eden Tarihçiler ve araştırmacılar çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları: Göktürk devrinde kaydedilen Çin kaynaklarında geçen "T'ü-küe" adı, Türkçe miğfer anlamında kullanılmıştır. Bu yüzden "Türk" adının, miğfer anlamına gelebileceği ortaya atılmıştır. İslam devrindeki kaynaklarda ise Türkler,"YecücMecüc" seddinin arkasında "terk" edilmiş oldukları için bu adı almış oldukları söylenmiştir. 11.yüzyıla gelindiğinde Dîvânu Lugâti't-Türk yazarı Kaşgarlı Mahmud ise, "Türk" adının "olgunluk çağı" anlamına geldiğini söylemiştir. Çok sonra ise  konu hakkındaki ilk bilimsel araştırmanın sonucunda, A. Vambery "Türk" adının "türemek/türe" den geldiğini, "yaratılmış, mahlûk" anlamının karşılığı olduğunu söylemiştir. Yakın tarihte ise Ziya Gökalp, "Türk" adının, "töre/törü" kelimesinden türemiş olduğunu ve "töreli/türeli" anlamına geldiğini belirtmiştir keza ünlü Şarkiyatçı W. Barthold da "Türk" adının, Orhun kitabelerinde sıkça geçen "törü" kelimesi ile ilişiği olduğunu söylemiş, bu veçhile Ziya Gökalp'in öne sürdüğü görüşe yakın bir görüş öne sürmüştür.  
Türkler için törenin ne kadar mukaddes olduğu herkesçe bilinmektedir. Töreye uyulmadığı zaman, Tanrı buyruğu ile Kağan olmuş kişinin de görevden alındığı ve kurultay tarafından yargılandığı bilinmektedir. Töreye uymayan diğer soylu kişiler de -suçun büyüklüğüne göre- Türklerde kutsal sayılan kişinin yayının kirişi ile boğarak öldürülmez, kan dökülerek öldürülürdü. Bilge Kağan’ın: “Üstten gök basmasa, alttan yer delinmese, senin ilini ve Töreni kim bozabilir?” sözünde de geçen Törenin, Türk adı ile bağlantısı olması kuvvetle muhtemeldir. Bir diğer iddia ise, F. W. K. Müller tarafından öne sürülen "kuvvetli, güçlü" anlamıdır. Bu görüş Uygur Metinlerinden temel alınarak öne sürülmüştür. Bu görüşe Türkolog W. Thomsen de katılmış ve metinlerde cins ismi olarak geçen "Türk" kelimesinin, kavim adı olan "Türk" ile aynı olduğunu savunmuştur. Ancak etimolojik olarak kabili olmadığı için, Türk" adı yine "törü" kelimesi ile ilişkilendirilmiştir.  

Genel olarak bakıldığında birçok görüş olmakla birlikte, Miğfer, Töre/Törü, Türemekten Türe kelimeleri "Türk" adının kaynağı olarak öne sürülmüş en bilinenleridir. Bunlar arasına ise "Türk" adının kaynağı olarak en yakını Töre/Törü'den türeyen "töreli/türeli" kelimesidir.  "Türk" adı Göktürkler devrinden itibaren oldukça yaygın hale gelmiştir. Buna sebep olan da Göktürklere bağlı, çeşitli boyların aynı zamanda "Türk" adı almaları ve yabancılar tarafından da öyle tanınmış olmalarıdır.  
Ayrıca Göktürk Kağanlığı, "Türk" kelimesini tarihte ilk defa devletinin adına ekleyip, kullanan Türk devletidir. Göktürklerin yıkılıp, dağılmasından sonra dört bir tarafa yayılan boylar, "Türk" adını alıp, Göktürklerin idarî, siyasî ve iktisadî geleneklerini sürdürmüşlerdir  

Coğrafî ad olarak "Türkiye" (=Turkhia) tâbirine ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf edilmiştir. 6. yüzyılda Orta Asya için kullanılan Türkiye tabiri, çok geniş sahaları kapsamaktaydı. 9. ve 10. Asırlar arasında ise Volga'dan Avrupa'ya uzanan Hazar ve Macar ülkeleri için kullanılmış, 12.yüzyıldan itibaren de Anadolu'nun adı olmuştur.   Türk Anayurdu ve Göçler  Bu konu hakkında birçok farklı görüş bulunmaktadır: Çin kaynaklarını inceleyen tarihçiler, Türklerin anayurdunun Altay Dağı olarak kabul ederken,  Sanat tarihçileri ise mağara içi resimler ve diğer eşyalara dayanarak, Tanrı Dağları ve Kuzeybatı Asya olarak kabul etmişlerdir. Kültür tarihçileri ise kaya metinlerine dayanarak İrtiş (İti) ve Ural arasını kabul ederken, Dil araştırmacıları Altayların doğusundaki Kıngan dağları olduğunu kabul etmişlerdir. Bu görüşlere bakarak Türklerin anayurdunun coğrafî sınırını çizebilmek az-çok mümkün olmakla beraber, daha kesin ve daha dar bir yer tayin etmek, Türklerin ilk zamanlardan itibaren geniş bir coğrafyaya yayılmış ve kültürlerini uzaklara taşımış olduğundan dolayı oldukça zordur.  
Son araştırmalarla birlikte bu saha daralmış ve bu sahanın Altay-Ural dağları arasında, hatta Hazar denizinin kuzey-doğu bozkırlarının Türk anayurdundan sayılması ihtimali kuvvetlenmiştir. Sonrasında Orta Asya'da yapılan arkeolojik çalışmalar daha keskin sonuçlar vermiştir. Bu sonuçlara göre Minusinsk bölgesinde Afanesyova kültürü (M.Ö. 2500-100) ile aynı bölgedeki Andronovo kültürünün (M.Ö. 100-1200) varlığı ve o bölgede yapılan etnolojik çalışmalar ile ortaya çıkan Türk soy prototipi gösteriyor ki, Taş Devri'nin ilk çağlarından itibaren Altaylar-Sayan dağlarının güney-batı bölgesinde, MinusinskTuvaAbakan bozkırlarında, Türkler yaşamakta idi.  Genel olarak Türklerin göçebe bir topluluk olduğu yazılır, çizilir fakat bu doğru değildir. Öncelikle göçebe nedir onu bilmek gerekir, göçebe: Coğrafya terminolojisine göre, hayvancılıkla geçinen, bunun için de sürülerine otlak, yaylak yerleri, yayılma bölgeleri bulmak üzere dolaşan insandır. Çöllerde belli bir yerde sürekli olarak oturmayan, ekip biçmeyen, sadece hayvan otlatarak geçinen insanlara denilir. Türkler göçebelikten ziyade İbrahim Kafesoğlu’nun “bozkır kültürü”, “bozkırlı” gibi tâbirleri bu Türklerin iktisadî, coğrafî, dinî ve kültürel hayatlarına daha uygun düşmektedir.

Aslına bakacak olursak Türkler belki kültürel olarak "bozkırlı" olabilir ama esasen Türklerin ana sahası daha geniştir. Bozkırı da kapsamakla birlikte, daha çok Güney Sibirya'daki ormanlıktır.  Peki, "bozkırlı" ne anlama gelmektedir? Bunun cevabını vermeden önce "bozkırın" ne olduğunu bilmek gerekir. Bozkır: Coğrafya terimi olduğu kadar aynı zamanda bir kültür terimidir. İbrahim Kafesoğlu’nun tespitlerine göre Türk tarihinin ilk devreleri daha çok bozkırda geçmiştir. Bozkır, ikliminde yaşayan eski Türklerin, hayatına ve dünya görüşüne tesir etmiştir. Bu yüzden bozkır sadece coğrafî bir terim olmaktan çıkmış aynı zamanda Türklerin kimliği haline gelmiştir.  Bozkırda yaşamını sürdüren Türkler, düşman saldırılarına karşı açık bir vaziyette oldukları için, çok seri ve sürekli teyakkuzdadırlar. Bozkırda her şeyi bir günde kaybetme riskleri olduğundan ayrıca zor iklim şartlarından dolayı 
Türkler hem psikolojik hem de fizikî olarak çok sağlam yaratılıştadırlar. İşte bunlar bozkır coğrafyasının Türklere kazandırdıklarıdır.  Bozkır coğrafyasında yaşayan insanlar mecburen Hayvancılıkla uğraşmaktadırlar. Tarıma elverişsiz toprakları oldukları için, uzun süreli tarım faaliyetleri olamamaktadır. Türkler, hayvanlarını besleyebilmek için ve iklim şartlarının zorluğundan dolayı sürekli hareket halindedirler ayrıca Türkler sanıldığının aksine plansız, programsız göç etmez bilakis kışın ve yazın konaklamak için belli yerleri ve gidiş zamanları vardır. Bu nedenlerden dolayı Türklere göçebe demek yanlış olur. Konar-Göçerlik kavramı Türklerin hayat tarzını daha iyi tanımlar.  

 Türklerin bu kadar dinamik hareket etmesinde en büyük yardımcısı şüphesiz atlardır. Atları ilk olarak evcilleştiren ve onu ilk kez binek olarak kullanan milletin Türkler olduğu söylenmektedir. Yıllarca at üzerinde büyüyen, gelişen, yaşlanan ve ölen Türkler, at üzerindeki hâkimiyetini geliştirmiş ve bulunduğu coğrafyaya hâkim olmuştur. Ayrıca Türklerin konar-göçer olarak hayatını idame ettirmesinde atların rolü çok büyüktür. Atlar hem binek olarak hem de yemek ve içmek amaçlı kullanılmıştır. Ayrıca at üzerinde ustalaşarak, muharebe etmeyi de öğrenenler Türkler, kusursuz derecede at üzerinde ok atarak birçok milleti dize getirmiştir. Türkler için ikinci en önemli hayvan ise koyundur. Dinamik bir yaşam tarzına sahip oldukları için ağır ve yavaş büyükbaş hayvanlar yerine koyunları tercih etmişlerdir. Koyunların hem sütünden hem etinden ayrıca derisinden faydalanılmıştır.  Atlar, Türklerin uzak coğrafyalara yayılmasına ve uzun soluklu göçlere yardımcı olmuştur. Bu göçlerin sebepleri arasında kesinlikle macera yoktu; hepsi bir zorunluluktan kaynaklanmaktaydı. Bu zorunluluklar: Orta Asya'daki iklimin zorluğundan dolayı baş gösteren salgın hastalıklar ve doğal afetlerdir. Genel olarak istikrarsız bir iklime sahip olan Türkistan'da bazı seneler çok kurak bazı zamanlar ise çok yağışlı geçmiştir. Bu yüzden de hayvanlar bu hızlı değişikliği uyum sağlayamadığı için ölmüşlerdir. Zenginliğin parayla değil de sahip olduğu hayvan miktarı ile ölçüldüğü, Türkler gibi çoban asıllı toplumlarda, bu başlı başına bir göç sebebidir. Ayrıca aşırı soğuk ve aşırı sıcak zamanlarda peyda olan salgın hastalıklar da Türklere büyük zarar vermiştir. Bilhassa aşırı soğukların sebep olduğu "yut" denilen bir hastalık sonucunda Türkler maddî olarak perişan olmuş ve mecburen yeni ekonomik sahalar aramışlardır. Türklerin "bozkırlı" yaşam tarzı dinamik ve genç nesillere ihtiyaç duyuyordu. Ordu-Millet kavim özelliği taşıyan Türkler, sürekli olarak düzenlediği akınlar için, asker ihtiyacı duyuyordu. İlk başlarda akınlardan gelen ganimetler ve hediyeler dolayısıyla hızla artan nüfusunu besleyebilirken, sonrasında akınlar düzenleyemediği için, otlaklar nüfusu beslemeye yetmemiş ve kıtlık baş göstermiştir. Zaten ana yurtta büyük nüfusu besleyecek kadar tarım sahaları yok denecek kadar az olması ve üstüne üstlük hayvancılık ile uğraşan Türklerin bu az olan tarım sahalarını da gittikçe artan sürülerini beslemek için kullanması sebebiyle zamanla otlaklar azalmış ve sık sık çatışmalar meydana gelmiştir. Bunun sonucunda Türkler hayvanlarını besleyebileceği, nüfusunu doyurabileceği otlak sahaları aramaya girişmiş ve bunun sonucunda göçler yaşanmıştır.   

Türk Adı ve Anlamı - tarihdar.com


Ayrıca Türklerin tabiatında olan vatan telakkisi ve özgürlük kavramlarına olan düşkünlüğü, her hangi bir düşman kuvvetinin himayesi ve baskısı altına girince, onlara yeni vatanlar kurmayı teşvik etmiştir. Esaretten kurtulan kağanlar, beyler ya da güçlü komutanlar gittiği topraklarda yeni bir devlet kurmuşlardır. Örnek olarak: M.Ö. 58 ile M.Ö. 56 yıllarında başlayan iç karışıklık ve dış baskılardan yılan, Asya Hun Devleti'nin Kağanı Hu-Han-Ye Tanrıkut, kurultayın oy birliğiyle red oyu vermesine rağmen kaçarak düşman ülke Çin'e sığınmış ve Vasallığı kabul etmiştir. Kardeşi Cı-cı Tanrıkut ise bu kararı tasvip etmemiş, batıya doğru hakimiyetini genişletip, Vasallığı Kabul eden Asya Hun Devleti merkezinden uzaklaşarak Çin Devleti'ne karşı açık tavır almış ve özgürlüğünü kaybetmemek için ölene kadar mücadele etmiştir. Bu ve bunun gibi hadiselerden şunu çıkarabiliriz ki: Türkler özgürlüğünün tehlikede olduğunu anlayınca planlı ve programlı bir şekilde göç ederek kendilerine yeni vatanlar aramışlardır. Uygun zaman ve yerde ise devletini kurmak için zaman kaybetmemiştir.   Türklerin bir diğer göç sebebi de, Türklerin gen hafızasında bulunan cihan hakimiyeti ülküsüdür. Konar-göçer hayat tarzı sayesinde oldukça dinamik, cesur, kuvvetli olan Türkler hızlı atların da yardımıyla daima Fetih yoluyla ulusunu ad ve bir bayrak altında toplamak ülküsü, başka bölgelere gitmelerine sebep olmuştur. Hulasa Türkler, maceraperest bir millet olmadıkları için; doru atlar vasıtasıyla planlı ve programlı şekilde göç edip uzak sahalara yayılmasının sebepleri mecburiyetlerden kaynaklanmıştır. Bunlar; iktisadî, siyasî, askerî gibi zaruri sebeplerdir. Türkler bu mecburiyetler dolasıyla çok geniş coğrafyaya yayılmışlardır. Millattan önce göçlerin nereye yapıldığı kesin olarak tayin edilemese de az-çok tahmin etmek mümkündür. M.Ö. 2000'li yıllardan sonra ormanlık sahadan ayrılan Türkler bozkıra doğru hareket etmişlerdir. M.Ö. 1300'lü yıllarda Türkistan'da bulunan Türkler, daha sonraları Altaylar bölgesine ve Çin'in kuzeybatısındaki Kansu-Ordos bozkırlarına doğru kaydıkları görülmüştür. M.Ö. 700 yılından sonra farklı kavimlerin göçleri neticesinde Türkler doğuda Ordos'a, batıda Volga'ya kadar yayılmışlar ancak bunlardan Çuvaşlar batıya yönelirken Yakutlar şimdiki bölgelerine çekilmişlerdir. Bu iki Türk da Orta Asya’nın dışına çıkmakla kalmamışlar, diğer Türk toplulukları ile kültürel bağlarını da tamamen koparmışlardır. Bundan dolayı bu Türk topluluklarının dilleri Batı Türkçesinden farklı bir gelişme göstermiştir. Fakat, onlar hem Türkçenin en eski özelliklerini hem de eski Türk inancını hemen hemen bütünüyle korumuşlardır.  Milattan önce Türk göç sahalarının tayini, belgelerin bulunamaması ve yeterli araştırmaların yapılamaması sebebiyle net olmadığı gibi, yine de Türk göçlerinin ne kadar geniş coğrafyaya yayıldığını Çin, Mezopotamya, İran, Hindistan ve Anadolu medeniyetleri üzerindeki Türk Kültürü etkisine bakarak anlayabiliriz. Milattan sonra olan göçlerde ise iki yol takip edilmiştir; Güney ve Batı yolları. Güneye doğru yapılan göçlerle Kuzey Çin ve Kuzey Hindistan'ı hakimiyet altına almak hedeflenmiştir. Türler, Kuzey Çin’e sadece akınlar düzenlememişler, burada çeşitli adlar altında devletler de kurmuşlardır.  350 yıllarında Altay Dağlarından ayrılan bir grup hun kütlesi de Güney Kazakistan bozkırlarına gelip yerleşmiş, bu Hun grubuna Ak-Hunlar denmiştir. Sasaniler ile yakınlaşan Ak-Hunlar, onların iç işlerine karışmışlar, bir taraftan İran’daki gelişmelere yön verirlerken, diğer taraftan bölgedeki hâkimiyetlerini Kuzey Hindistan’a kadar genişletmişlerdir. Türkistan'da hakimiyetini genişleten Göktürkler, Sasaniler ile anlaşarak Ak-Hunların siyasi varlıklarını ortadan kaldırmışlardır. Türkler genellikle doğu-batı eksenli göç etmişlerdir. Batıya istikamette de Kuzey ve Orta yol olarak adlandırılan yollar kullanılmıştır.  Kuzey yolunu kullanan Türkler, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda, Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da hâkimiyet kurmuşlar, Orta yolu kullanan Türkler ise, Orta Doğu İslâm ülkelerine hâkim olmuşlardır. Daha da önemlisi Bizans’a ait Anadolu’yu fethederek, burada bir yurt kurmuşlardır. Türk topluluklarına kuzey yolunu açan Hun Türkleri olmuştur. 350 yıllarında teşkilatını tamamlayan Hun Türkleri, batı yönüne doğru göç etmeye başlamışlardır. Hun Türkleri göç ederken önüne kattıkları toplulukları harekete geçirerek “Kavimler Göçü” adı verilen genel bir harekete sebep olmuştur (375). Orta Yol ise, yıllardır Türklerin Anadolu ve Ortadoğuya girmesine engel olan Sasani Devleti'nin yıkılmasıyla açılmış oldu. Sonrasında İslâm ülkelerine hâkim 
olan ve Anadolu’yu fethedip, burada yeni bir vatan kuran Türk toplulukları, hem siyasî istiklâllerini hem de millî kültürlerini bütünüyle korumuşlardır. 10. yüzyılda başayan karışıklıklar neticesinde Oğuz kolundan kopan ve başında subaşı Selçuk Bey bulunan ikinci grup, İslam ülkelerine yönelerek Selçuklu Devleti'ni kurmuştur. Bu göçler neticesinde güçlenen Selçuklu Devleti Orta Doğu İslâm dünyasına tamamen hâkim olmuşlardır. Daha sonra Büyük Selçuklu Devleti'nin ikinci Hükümdarı, Sultan Alparslan Malazgirt Savaşı ile, Türklere Anadolu'nun kapısını açmış ve burayı vatan olarak biz Türklere emanet etmiştir.  Hulasa Türkistan'ın bağrından kopan Türk kafileleri birçok sıkıntı yüzünden farklı coğrafyalara göç etme kararı almışlardır. Bu kafilelerin bazıları batıya bazılara güneye doğru gitmiş, batıya göç eden kafileler nihayetinde Anadolu'ya vararak, bu güzel vatanı yurt edinmişlerdir. Bazı talihsiz Türk kafileleri de nüfus ve kültür bakımından kendinden yüksek milletlerin hakimiyeti altına girerek zorla asimile edilmişlerdir. 21. yüzyılda bile süren asimile çalışmalarına en bariz örnek Türkistan coğrafyasında kalan Uygur Türkleri'ne, Çin Devleti tarafından uygulanan asimile çalışmalarıdır. Her geçen gün insanlık dışı kararlara imza atan Çin Devleti, Uygur Türkleri'nin ana dili olan Türkçeyi konuşmayı dahi yasaklamıştır. Türk akınlarını durdurmak için dünyanın en uzun seddini inşa eden ve içerisine kapanan dedelerini örnek alan torunları, tarihten ders alarak Türkleri insanlık dışı kararlarla, kendilerine mukavemet edemeyecek hale getirmeyi amaçlamışlardır. Ne yazık ki Türk Milleti olarak soydaşlarımızın yaşadığı bu zülume yeteri kadar ehemmiyet vermemekteyiz.

- KEMAL CAN GÜNDOĞDU 
    
KAYNAKÇA 
AKÇORA, Ergünüz, "Türk Tarihinde Göçler Ve Önemli Sonuçları". 
ERCİLASUN, Konuralp, Türk Tarihinde Asya Hunları: Birinci Hakimiyet Dönemi, Dergâh Yayınları, İstanbul 2019. 
İZBIRAK, Reşat, Coğrafya Terimleri Sözlüğü, Yeni Zamanlar Dağıtım, İstanbul, 1992 
KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Millî Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2019. 
KAŞGARLI MAHMUD, Dîvânü’l-Lugati’t-Türk, Cilt 3, çev. Besim Atalay, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013. KOCA, Salim, Türkler, Cilt: 1 Sayfa: 651-663. 
ÖGEL, Bahaeddin, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, I, Ankara 1981.  
ROUX, J. P., Türklerin Tarihi, İstanbul 1995. 
SARI, İbrahim, "Türk'ü En İyi Anlatan Adam Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu". 
TOGAN, Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970, Oğuz Destanı, İstanbul 1972

2 Yorumlar

  1. Zevkli okunuşu ve verdiği değerli bilgilerle çok değerli bir yazı olmuş elinize sağlık

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme

Daha yeni Daha eski