"Ermeni Sorunu" Tarihçesi

Osmanlı Devleti’nde Ermeni Meselesi


Bizans Devleti’nin himayesi altında, dağınık ve mezhep ayrılığından dolayı, çoğu zaman baskılara maruz kalarak ikamet eden Ermeniler; Türklerin bu coğrafyaya gelmesiyle daha rahat bir hayat yaşamışlardır.


Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’u fethetmesiyle birlikte şehrin kapıları Ermenilere de açıldı. Hatta Ermenilerin dini merkezlerini İstanbul’a taşınmasında bizzat rol oynadı. İnanç hürriyetlerine saldırı olmadan müstesna bir şekilde yaşayan ermeni milleti, hatta millet-i sadıka da denilmiştir, bir süre sonra bu unvanın ne kadar yanlış olduğunu büyük bir gayretle kanıtlama yarışına gireceklerdi.


Devletin üst kademelerinde yer alan Ermeniler, askerlikten de muaf oldukları için ticarette kalıcı bir yer edinip, servetlerine servet katmaya uğraşıyorlardı.


Ne yazık ki Avrupa devletlerinin hülyalarını süsleyen harabe ve aciz Osmanlı Devleti düşüncesi, Ermenileri kışkırtmak ve iç isyanların baş göstermesini sağlamak için  bütün güçlerini seferber etmelerini sağlamıştır.


Fransız İhtilali’nin sonucunda ortaya çıkan fikir akımlarının, başını çeken milliyetçilik, Osmanlı Devleti gibi imparatorluk statüsünde olan devletlerinin sonunu hazırlamıştır. İlk başta önemsenmeyen bu gelişme, ilerde Osmanlı Devleti’nin başına büyük dertler açacaktı.


Osmanlı Devleti, azınlıkların isyan ve ayrılıkçı fikirlerin güçlenmesine bizzat şahit oldu. Bu coğrafyada gözü olan devletlerinin adeta silah görevini görmesini sağlayan etnik milliyetçilik kavramı tabii ki tebaa-ı sadıka dediğimiz ermeni milletini de harekete geçirecekti.

"Ermeni Sorunu" Tarihçesi


18.­­-19. Yüzyıllar arasında dış müdahale ile fiilen hareket geçen ermeni ayrılıkçıları, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalan Ayastefanos antlaşmasına konulan 2 madde sayesinde beynelmilel bir statü kazanmış oldu. Akabinde Berlin Antlaşması ile, ermeni meselesi Rusya’nın himayesinden alındı. Hulasa çoğu devlet, envai çeşit amaçlarını gerçekleştirebilmek için, Ermenilerin hamiliğine soyunmaya kalkışmıştır.


19.yüzyılın ikinci yarısında kurulan çeşitli cemiyetlere isyanlar çıkarılmış ve Avrupa devletlerinin sempatisini kazanarak gayrimeşru davalarına meşruiyet kazandırılmak istenmiştir.


Ermenilerin de bulunduğu, Vilayet-i Sitte (altı vilayet), Yeniköy sözleşmesi ile adeta otonom bir statü almış oldu. Ermeniler, Büyük Ermenistan hayaline bir adım daha yaklaşmış oldu böylelikle.


I.Cihan Harbi’nin başlaması ile birlikte ne yapacaklarına karar vermeye çalışan ermeni komitelerinin bazısı Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirirken, bazısı da bu kararı eleştirerek doğu cephesinde olası Osmanlı-Rus karşılaşmasında, Rusların ezici üstünlükle kazanacağını düşünerek Rusların safında yer alma kararını verdiler.


Osmanlı, Avrupa devletlerinin savaşına dahil olmama kararı almış olsa da, Ermeniler savaş Osmanlı Devleti coğrafyasına sıçradığı zaman ne yapacaklarını kararlaştırmıştı bile. Rusların elinde kukla olarak görev ifa eden Ermeniler amaca uygun olarak Osmanlı Devleti’ni hem balkanlardan hem de doğudan gelen saldırılarla iki ateş arasında muhasara altına almak istiyordu. Bunun yüzden de savaş başlar başlamaz ermeni çeteleri teşkil oldu ve Türk köylerini basarak taş üstünde taş bırakmadı, toprakları ekin bitmez hale getirdiler. Türk karakollarına baskınlar düzenleyerek ve levazımat taşıyan konvoylara pusu kurarak Osmanlı Devleti’nin gücünü zayıflatmaya çalıştılar.


Henüz savaşa giren devletin, Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, Ermenilerin en üst yetkili makamı olan Ermeni Patriğiyle görüşerek amiyane tabiriyle, Osmanlı Devleti’ni, ölüm kalım savaşında desteklemeseler bile arkalarından vurmamalarını tembihlemiştir. Bu olay, vaziyetin içler acısı halini gözler önüne sermektedir.


Ne yazık ki tüm bu uyarılara ve nasihatlere rağmen ermeni komitelerinin ileri gelenleri provokatif eylemlerine kaldığı yerden daha tahripkar bir şekilde devam etmişlerdir.

İlerleyen süreçte Osmanlı Hükumeti, önlemler almakta gecikmedi ama maalesef yetersiz kaldı, bunlardan bazısı; Ermenilerin çoğunlukta olduğu vilayetlerde, elebaşlarının mütemadiyen izlenmesi ve kontrol altında bulundurulmasına dair telgraflar çekildi.


Alınan tedbirler sonuçsuz kalınca, bugün hala siyasi malzeme haline getirilip, beynelmilel statüde sempati kazanmak isteyenler tarafından, sözde ermeni soykırımının sene-i devriyesi diyerek anılan ve her sene gündeme getirilen, 24 Nisan 1915 tarihinde, ayrılıkçı ermeni komiteleri kapatılmış ve ileri gelenleri tutuklanmıştır.


Müslüman-Türk köylerini basıp kadın, çocuk demeden işkenceler ederek şehit eden ermeni çeteleri, bugün hala asla yaşanmayan bir soykırım iddiasında tek yürek olup cansiperane savunarak, mağdur rolünü oynamaya büyük bir iştahla devam etmiştir.


Tüm bu yaşanan hadiselere rağmen aşırılığa kaçan bir sabır sürecinden sonra Osmanlı Devleti, sevk ve iskan tavsiyelerini dikkate alarak, 27 Mayıs 1915 tarihinde tam da Çanakkale Savaşı’nın da şiddetlendiği sırada, geçici bir kanunname yayınlamıştır. İçeriği bakımından hudutta yaşanan zararlı faaliyetlerin önlenmesi ve asayişin sağlanması için, herhangi bir etnik grubu kastetmeyerek, Osmanlı Devleti’ne karşı zararlı faaliyetler ifa eden istisnasız herkesin savaş bölgesinden alınarak başka yerlere sevkine karar verilmiştir.


Ayrıca valilere gönderilen emirle, göçe tabi olan kişilerin iaşelerini temini sağlanması istenmiş ve hassasiyetle takip edilmiştir. Ve yine göçe tabi olanlar taşınabilir mallarını yanında götürebilecekler ve taşınmaz olan malları ise devlet gözetiminde açık arttırmaya sunulup, oradan elde edilen parayı da sahiplerine iade edeceklerdi.


Bu tehcir esnasında ailelerini, ermeni çetelerin yaptığı baskınlar sırasında kaybeden kişilerin görevlerini suistimal edenlerden de görevden alınıp yargılanmasında asla tereddüt edilmemiştir.


Nihayetinde 700.000’e yakın insan, Tehcir Kanunu’na binaen yerlerinden alınıp göç ettirilmiştir. Göç esnasında salgın hastalıklardan, zor iklim ve taşıma şartları ve tabii ki imkansız ekonomik şartlardan dolayı çok sayıda insan ölmüştür. Bir de tüm bu kötü şartlar üzerine birtakım ermeni çeteleri de tacizlerde bulunmuşlardır. Bu göç esnasında Türklerin kafilenin yarısını öldürdüğünü savunan Avrupa destekli Ermeniler, zamanla bunu 1,5 milyona kadar yükseltmiştir. Halbuki o sırada bu coğrafyada yer alan Ermeni sayısı en iyimser rakamla 1,3 milyon civarındaydı.


Savaşın başlangıcından itibaren ölen ermeni sayısı 200.000 olduğu hesaplanmaktadır. Türk hükumeti kendi askerlerinin teçhizatını ve iaşesini temin etmede zorluklar çektiği, hatta bu şeraitlerden ötürü Sarıkamış’ta on binlerce Türk askeri şehit olduğu halde; devlete karşı gelenlerin ve Ruslarla işbirliği yaparak neredeyse 1 milyondan fazla Türkü şehit edenlerin bu durumda çok ihtimamlı bir davranış beklemesi hiç gerçekçi değildir.


Tüm bu hadiselerden sonra, Avrupa Devletleri’nin, Ermenilerin ağzına bal çalarak onları kukla gibi yönlendirip, kullandıktan sonra da bir kenara attığının kanıtı ise 1915-1917 arası imzaladıkları hiçbir antlaşmaya Ermenileri söz konusu dahi etmemeleridir.


KEMAL CAN GÜNDOĞDU


 

KAYNAKÇA


YALÇIN, Durmuş (ve diğerleri), Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2019.

ÖRENÇ, Ali Fuat, Yakınçağ Tarihine Giriş (1789-1918), Akademi Titiz Yayınları, 2012 İstanbul.

BEYDİLLİ, Kemal, "Tehcîr", TDV İslâm Araştırmaları Merkezi, 2011.

Yorum yazın

Daha yeni Daha eski