Tımar Sistemi

Tımar Sisteminin Oluşum Süreci


Tımar kelimesinin Türkçedeki tam karşılığı olacak kelime “Dirlik” kelimesidir ve “İlgi, bakım” anlamlarına gelmektedir. Sanayi devrimine kadar giden süreçte var olmuş olan devletlerin ekonomik yapılarında toprak sistemleri ve bu sistemlerden gelen vergiler çok önemli yer tutmaktadır. En erken İslam devletlerinde “Kati’a” ismiyle anılan toprak parçaları, vergilerini toplamak üzere önde gelen şahıslara özel mülk olarak verilmiş, karşılığında ise bu şahıslar devlete “Öşür ya da Aşar” vergisi ödemişlerdir. Verilen bu toprakların özel mülke dönüşmesiyle birlikte geri alınamaz veya başka bir kimseye verilemez hale gelmesi, sistemin gelişmesini engellemiş ve “İkta” adıyla yeni bir toprak ve vergilendirme sistemi uygulanmaya başlanmıştır. 


İkta sisteminde kişilere, toprağın mülkiyeti değil, yalnızca gelirini toplama hakki devredilmiş ve eskiden olduğu gibi, topladıkları gelirlerin vergilerini (yine “Öşür ya da Aşar ismi kullanılmış) ödemeleri beklenmiştir. Zaman içinde, ikta sahiplerinin vergilerini ödemelerinde güçlüklerinin ortaya çıkmasından dolayı bu sistem de etkisiz hale gelmiştir. Osmanlı devletinin klasik çağında (1300-1600) ikta sistemi etkisiz hale geldiği için ekonomik sistemin merkezini Tımar sistemi adını taşıyan sistem oluşturmaktadır. Osmanlı devletinin kurulduğu ortam Bizans ve Anadolu Selçuklu ile Balkan feodalleşmesinin tam kesişim noktası olduğu için Osmanlıların feodal sistemi ve ikta sisteminin kötü sonuçlarını inceleme fırsatı olmuştur.


Tımar Sistemi



Tımar sistemi


Tımar sistemi devlete ait toprakların yine devlet memuru olan ve maaşlarını tımarlarının gelirinden alan sipahilerin gözetiminde, kullanım hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir. Tımar sisteminin en temel özelliklerinden birisi de miras yoluyla devredilebilir bir halde olmamasıdır. Devletin verdiği toprağı, verilen kişi öldüğü takdirde bir başka kişiye verme hakkı devlete aittir ve babadan oğula geçmesi önlenerek devlet içerisinde küçük beylikler oluşmasının önüne geçilmiştir. Osmanlı devleti, devlete ait toprakları kuruluş devirlerinde sultanlara yakın olan gazilere vermişlerdir. Osmanlı tarihinde -Aşıkpaşazade’nin aktardığı bilgiler ışığında- Tımar sisteminin kökeni Orhan Gazi’ye kadar gitmesine karşın bu dönemlerde verilen araziler Türkmenlerde bulunan “Yurtluk” anlayışı çerçevesinde verilmiştir. Yurtluk dediğimiz düzen “Yeniden Üleşim, Üleştirme” düzeni de denilen, askeri fetih sonrası elde edilenlerin belirli kurumlarca askeri kahramanlık göstermiş savaşçı bir guruba dağıtılmasıydı. 


“Yurtluk” kavramı tımar sisteminin temelini oluşturan etmenlerden biri olmasına karşın aynı şey değildir. Tımar sistemi gelir bakımından üç kısma ayrılmıştır; senelik geliri 20.000 akçeye kadar olan topraklara “Tımar”, 20.000 akçe gelirli topraklara “Zeamet”, 100.000 den fazla gelirli topraklara da “Has” denilmiştir. Bunlar arasından hasların, “Havas-i hümayun” ve “Havas-i Vüzera ve Ümera” olmak üzere iki türü bulunmaktadır. “Havas-i hümayun” bizzat sultana ait olması sebebiyle diğerlerinden farklı bir konumdadır. “Havas-i vüzera ve ümera” ise, yüksek rütbeli devlet görevlilerine ve beylerbeyi, sancak beyi gibi yöneticilere verilmiştir. Gelir düzeyi 20.000 akçenin altında olan toraklara tımar terimini kullandığımızı söylemiştik. Köyler veya köylerdeki hisselerden oluşan bir tımar ünitesi, tımarlı sipahi denilen görevlilere aittir.


 Bir tımar arazisi “Kılıç” denilen ve hiçbir zaman bölünmeyen, tımarın başlangıcını oluşturan kısımdan ve “Terakki” denen, terfiler yoluyla sonradan eklenen kısımdan oluşuyordu. Osmanlı devletinde bütün toprakların bölüştürülmesi ve her biri hakkındaki malumat “Ruznamçe” denilen defterlere kaydedilmiştir. Tımarlar kendi içerisinde mesleklere göre, mali duruma göre ve veriliş şekillerine göre ayrılmaktadır.


Sahiplerinin Mesleklerine Göre Tımarlar


Eşkinci Tımarı: Bir bölgeye sefer düzenleneceği zaman bulunduğu alayın bayrağı altında sefere gitmeye mecbur olan sipahilere ait tımardır. Tımarlar arasında toprak bakımından en fazla olan tımar Mülk tımarıdır. Bu tımar sahiplerine “Eşkinci” denilirdi.


Mustahfız Tımarı: Kaleleri korumakla görevli sipahilere ait olan tımarlardır.


Hademe Tımarı: Sınırda bulunan camilerde imamlık veya müezzinlik gibi vazifeler yapan kişilere verilen tımarlardır. Bu kişiler asker değillerdir fakat sınırda bulunmalarından dolayı askerlikle ilgilidirler.


Mülk Tımarı: Bu tımar sahipleri toprağı ekmeye ve asker yetiştirme zorunluluğuna sahiptir. Bu yetiştirdiği askere “Cebelü” denilir. Sefer sırasında bu askeri sefere yollar. Eğer sefer sırasında sefere cebelü göndermezse o yılın gelirine el konulur. Bu tımarın en ayırıcı özelliği tımar sahibi öldüğü zaman miras olarak varisine geçmesidir.


Sepet Tımarı: Sahibinin varis bırakmadan ölmüş yahut kimseye verilmeyerek sahipsiz kalmış küçük gelirli tımarlardır. Daha sonraları devlet ricalinden kimselere bırakılmıştır.


Veriliş Şekline Göre Tımarlar


Tezkireli Tımarlar: Senelik geliri 5 bin akçeden yüksek olan ve merkezden verilen tımarlardır.


Tezkiresiz Tımarlar: Senelik geliri 5 bin akçeden az olan, beylerbeyi tarafından doğrudan verilebilen tımarlardır.


Mali Duruma Göre Verilen Tımarlar


Serbest Tımarlar: Bu türden tımarlar sahibin mülkü anlamına geliyor ve geniş yetkilerle idare ediliyordu. Rumeli ve Balkanlar'a doğru genişleme dönemlerinde, bu bölgelerin fethini ve bu bölgelere yerleşilmesini kolaylaştırmak ve cazip hale getirmek üzere komutanlar, şeyh, derviş gibi Osmanlı’nın teşkilatlanmasında nüfuz ve enerjilerinden istifade edilebilecek gazilere verilmiştir. Bu tımar bölgelerine devlet adamlarının girmesi yasaktır ve tımar sahibi bölge vergisini alır. "Serbestlik rüsumu" adi altında bulunan bu vergilerin sayısı oldukça fazladır ve bunun sayesinde bu bölgedeki tımar sahipleri zenginleşmiştir. Ayrıca miras yoluyla bırakma veya vakfetme hakkına yine tımar sahibi sahiptir.


Serbest Olmayan Tımarlar: Tımar sahibinin bad-ı heva denilen vergiyi -miktarı önceden saptanamamış, zamanı ve tutarı önceden belli olmayan, düzensiz olarak toplanması beklenen vergilerdir- alma hakkına sahip olmadığı tımarlardır. Bu tımar sahibi yalnızca sahip olduğu topraktan çıkan ürünün vergisini alabilir.


 Bu örneklerden başka Osmanlı’da , “Yurtluk” ve “Ocaklık” diye tabir edilen tımarlar da vardır. Bunlar tersane masraflarını, bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba ya da şehir memurlarının aylıklarını karşılamak için verilen tımarlardır. 


Tımar Sistemi ve Feodalite


Avrupa feodal düzeni ile Osmanlı tımar sistemi kıyaslaması uzun süreli tartışmalara yol açmış fakat sonuca ulaşılamamış bir konudur. Feodal düzenin oyuncuları bir toprak parçası üzerinde hüküm süren “Senyör” adını alan beyler ve onların köleleri yahut yarı köleleri durumda bulunan köylülerdir. Osmanlı tımar sisteminde köle yahut yarı köle diyebileceğimiz bir kesim oluşmamış olup tımar sahiplerinin çok fazla güçlenmemeleri üzerinde dikkatle durulmuştur. Feodal beylerin güçlenmesindeki en önemli etki Avrupa’da merkezi yapının çok güçlü olmaması ve Avrupa’nın küçük devletçikler haline dağılmış olmasındandır. Osmanlı merkeziyetçi yapısını koruduğu müddetçe tımar sahipleri herhangi bir güçlenme yaşamamışlardır. Feodalite sistemindeki Senyörler bulundukları toprağın aynı zamanda sahipleri idi (Fief). 


Feodal düzen içerisinde senyörün herhangi bir kişiye karşı sorumluluğu bulunmamakla beraber yargılanma durumu söz konusu değildir zira toprağın sahibi olması sebebiyle o bölgedeki yasama, yürütme ve yargı kendi elindedir.  Osmanlı tımar sisteminde “Tımar Sahibi” kavramı olmasına karşın toprak miri arazi yani devletin arazisi konumdaydı. Bu sayede Osmanlı’da tımar sahipleri yalnızca kiracı durumda bulunmuşlardır ve çalışan köylünün tımar sahibini dava etme hakkı olmakla beraber bunun örnekleri de bulunmaktadır. Feodal sistemde her senyörün kendilerine göre orduları bulunmaktadır. 


Senyörlerin ordularının bulunması merkeziyetçi yapıya aykırı olmasının yanı sıra onlara maddi güç dışında silah gücü de sağlamıştır. Tımar sisteminde, tımar sahibi yalnızca belirli sayıda asker yetiştirir ve orduya gönderirdi. Avrupa feodalitesi ile Osmanlı tımar sisteminin birbirinden bu kadar farklı konumlara gelmesinin ana sebebi ise iki toplumun sosyal sınıfları arasındaki farklardır. Avrupa toplumu kendi içerisinde din adamları, şövalyeler, asiller, şehirliler, köylüler, yarı köleler ve köleler gibi farklı sınıflara ayrılmış vaziyettedir. Bir doğu toplumu olan Osmanlı’da ise herkes padişahın kulu konumdadır ve bir kişinin diğerinden herhangi bir üstünlüğü bulunmamaktadır. Bütün bu farklar göz önüne alındığı zaman Osmanlı tımar sisteminin sömürgeci bir anlayış taşımadığı ve Avrupa feodalitesinden bambaşka bir konumda olduğu anlaşılacaktır.


Tımarlı Sipahiler


Tımar sistemi bir toprak ve vergilendirme sistemi olmasının yanı sıra orduya asker yollayan askeri bir sistem özelliği de taşımaktadır. Devlete ait toprakların gelirlerini toplayan mülk tımarı sahipleri aynı zamanda senelik gelirlerine göre her türlü masrafları kendileri tarafından karşılanan “Cebelü” asker yetiştirmek zorundaydılar. Bu askerler Osmanlı ordusunun ağır süvari birliğini oluşturan iki ana koldan birisini teşkil eder. Tımarın yıllık gelirine göre her bir sipahinin kaç cebelü ile sefere katılacağı, beraberinde ne kadar çadır ve benzeri malzeme bulunduracağı ayrıntısı ile kaydedilirdi. Buna göre, geliri 1000 akçe veya 2000 akçeye kadar olan tımar sahibi, silahlı olarak sefere katılmak zorundaydı. Gelirleri 2000 akçeye yükseldiğinde, savaşta yakalanmış bir köle (Gulam)getirmeliydi. Bu köle aldığı eğitimden sonra cebelü pozisyonuna terfi ediyordu. 


TIMARLI SİPAHİ - TARİHDAR.COM


Geliri 3000 akçe olan tımar sahibi ise “Bürüme” adı verilen bir kıyafet giymeli ve bir cebelü getirmeliydi. Geliri 5000 akçeye sahip olduğunda ise, bürüme giymeli ve sefere bir köle (gulam), bir cebelü ve bir çadır getirmeliydi. Tımar sahibi, tasarruf ettiği her 3,000 akçe gelir için bir cebelü, zeamet sahibi ise, her 5,000 akçe için bir cebelü getirmek mecburiyetindeydi. Bunlar dışında tımarlı sipahiler seferde ihtiyacı olan bütün araç-gereç ve yemekleri kendisi getirmekteydi. Bu tımarlı sipahiler yalnızca Türk-müslüman gönüllülerden veya akıncılardan değildir. Askeri sınıfa verilmesi şartı vardı fakat ilerleyen dönemlerde üst düzey konumlarda bulunan kişilere de verilmiştir. Ayrıca tımar tasarruf etmek sadece Müslüman din adamlarına tanınan bir ayrıcalık olmayıp piskopos, metropolit gibi gayrimüslim din adamlarında da böyle haklar bulunmaktaydı. Nihayet bir kadın da Tımar sahibi olabilmekteydi. Ancak bu tür durumlar çok nadirdir.


Tımar Sisteminin Çöküşü


17. yüzyıla gelindiğinde diğer birçok alanda olduğu gibi tımar sisteminde de problemler çıkmaya başlamıştır. Avrupa ekonomisinin ilerlemesi ve güney Afrika kıyılarının keşfi Osmanlı ticaretini kökten etkilemiş ve ticaret yolu üzerinde olma vasfını kaybettirmeye başlamıştır. Buna karşın Osmanlılar Avrupa içlerine doğru genişlemek gibi bazı stratejiler geliştirseler de başarısız olunmuştur ve ekonomik kriz kaçınılmaz hale gelmiştir. Tımar sisteminden yeterli maddi kaynak elde edilememesi sonucunda iltizam sistemi kurulmuştur. 


İltizam sistemi taşrada kalan yerlerden vergi almak için memurlar gönderme sistemidir ve bu memurlara mültezim denilir. Fakat mültezimler vergi alırken yolsuzluklar yapmaya başlamışlardır. Merkezi gücünü kaybetmeye başlayan Osmanlı devleti mültezimler ile mücadele etmekte zorlanmaya başlamıştır. Yaşanan ekonomik kriz yüzünden rüşvet ve yolsuzluk devlet ricaline kadar ulaşmış ve bu durum ekonomik çöküşü hızlandırmıştır. Mültezimlerin yaptıkları yolsuzluklar ve tımarların rüşvet ve daha farklı yollarla asker olmayan kişilere verilmesi daha sonra çıkacak olan Celali Ayaklanması (1591-1611) gibi büyük sonuçlar ve zararlar doğuracaktır. 


Tımarların askerlerden başkalarına verilmeye başlanması ile de ordu değerli bir sipahi gücünü yitirmeye başlamıştır. 1596- Haçova seferi sırasında birçok sipahi katılmadığı için firari ilan edilmiştir. Bu örnektekiler gibi birçok sipahi de Celali ayaklanmasına katılmışlardır. Tımar sisteminde bozulma 1584 yılında Özdemiroğlu Osman Paşa’nın para karşılığı yabancılara tımar satmasıyla zirveye ulaşmıştır. Bu bozukluğu engellemek için 1. Ahmet devrinde (1603-17)  Kuyucu Murat Paşa işe başlamıştır. Ayni Ali Efendi defteri-i hakani eminliğine tayin edilmiş ve devlet içerisinde ne kadar fazla kılıç, tımar ve zeamet olduğunu tespit etmiştir. Fakat bu çabalar çözümleme olmadan yalnızca tespit ile kalmıştır. 4. Murat devrinde (1623-40) bu yolsuzlukların düzeltilmesi için Koçi Bey’den bir rapor istenmiştir. Koçi Bey sunduğu raporda tımar dağıtanların haksızlık yaptığını söyleyerek büyük tımarları dağıtma görevini padişahın yapması halinde sorunun ortadan kalkacağını ileri sürmüştür.


 4. Murat bu konular üzerine ıslahatlar yapmıştır fakat ardında tahta geçen 1. İbrahim bunlara devam etmemiştir. 4. Mehmet devrinde (1648-1687) ekonomik sıkıntının yükselmesinin önüne geçmek için tımarların %50’si müsadere usulü ile devlete alınmıştır. 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa haksızlıkla verilen tımarların önüne geçmek gayesiyle tımar sahiplerinin beratlarını yenilemeleri için bir kanun çıkarmıştır. Fakat bu kanun neticesinde devlete ait olan topraklar fiilen özel mülk durumuna geçmiş ve fiili derebeylikler oluşmaya başlamıştır. Tımar sisteminin çöküşü sonrası ilk defa 1703 yılında Girit’te tımar sistemi kaldırılmış ve geçimini tımardan sağlayan kişilere memurluk maaşı verilmiştir. 1812’den itibaren boşalan tımarlar yeni kişilere verilmez hale getirilmiş ve 2. Mahmut devrinde (1808-1839) ilan edilen Tanzimat Fermanı (1839) ile tamamen ortadan kaldırılmıştır.


 


Sonuç


Tımar sisteminin, kökeni tartışmalı bir konu olmasına karşın, Osmanlı ekonomisinin ana merkezini ve Osmanlı ordusunun mühim bir bölümü oluşturduğunu söyleyebiliriz. Klasik çağ (1300-1600) boyunca birçok işleve yarayan tımar sistemi bozulmalar göstermeye başlamış ve 17. yüzyıldaki Osmanlı sistemlerinin çoğu gibi devlet açısından sorun teşkil etmeye başlamıştır. Bazı çözüm girişimleri olmasına karşın başarısızlıkla sonuçlanan bu sistemin ana problemi yetkili şahıslar elinde bozulmaya müsait bir durumda olmasıdır. Diğer birçok Osmanlı sistemi gibi tımar sistemi de gücünü ve etkisini merkezi güçten almış ve bunun azalmasıyla dağılmaya başlamıştır. Osmanlı devletinin art arda almış olduğu yenilgiler, teknolojik açıdan geri kalınma, coğrafi keşifler ve ardından ekonomik buhranlar tımar sisteminin çöküşüne temel hazırlamıştır. Devlet ricalinin tımarlara yeterli ilgiyi göstermemesi ve yine ekonomik sıkıntılar yüzünden sarayda rüşvet alma durumunun ortaya çıkması merkezi gücü içeriden yok etmeye başlamıştır. Bu buhranlar sonrasında çıkan isyanlar ekonomiyi daha da kötü etkilemiş ve sistemi tamamen işlevsiz kılmıştır. Tımar sisteminin çökmesi ve buna karşın ortaya atılan çözümlerin başarısızlıklar ile sonuçlanması Osmanlı ekonomisinin tükenmesine son darbeleri vurmuştur. 19. yüzyılda ortadan kaldırılmasına karşın bu geç kalınmış bir hamle olup iki yüzyıl süren ekonomik sıkıntı ve geri kalmışlığı telafi edememiştir.


 


Kaynakça

" Beldiceanu, N. (1985), “XIV. Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Osmanlı Devleti’nde Tımar”, Ankara: Teori Yayınları

Uzunçarşılı, İ.H.(1988), “Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilatı”, 3. Baskı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi

İnalcık, H.(2019), “Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600)”, 19. Baskı, İstanbul: Kronik Yayınları

İslam Ansiklopedisi (2012), “Tımar”, 41. Cilt, İstanbul: Diyanet Vakfı Yayınları, Sayfa: 168-173

İslam Ansiklopedisi (1994), “Bad-ı Heva”, 4. Cilt, İstanbul: Diyanet Vakfı Yayınları, Sayfa: 416-418

Oflaz, M.(2002) , “Tımar”, Türkler, Cilt: 10, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları

Orhonlu, C. (1967), “Osmanlı Teşkilatına Aid Küçük Bir Risale ‘Risale-i Terceme’ ”, Belgeler Dergisi, Cilt:4, Sayı:7-8, sayfa:39-47

Şen, M.E. (2012), “Avrupa Feodalitesi ile Osmanlı Tımar Sistemi Üzerine Bir Mukayese”, The Journal of Academic Social Science Studies, Cilt:5, sayı:4, sayfa:189-204

Doğan, M.(2011), “Osmanlı Timar Sistemi’nde Tevcih Prosedürü”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt: 2, sayı: 1, sayfa:1-11

Pala, C.(1996), “Osmanlı İmparatorluğunda Tarımsal Örgütlenme”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi, cilt:7, sayı:21, sayfa:39-69

Keyder, Ç., Tabak, F. (Ed.). (1998). “Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti ve Ticari Tarım”, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

Hatipler, M.(2010), “Osmanlı Toprak Rejimi ve Tarihsel Süreç İçerisinde Kooperatifçiliğimiz”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Namık Kemal Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü

Aktan, C.C (1988), “Osmanlı Tımar Sisteminin Mali Yönü”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 52, Sayfa: 69-78

Şahin, H.(2013), “Osmanlı Tımar Sisteminin Menşei Meselesi”, Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:4, Sayı:12, Sayfa:58-74

Akdağ, M.(2018), “Tımar Rejiminin Bozuluşu”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt:3, Sayı:4, Sayfa:419-431

Acun, F. (2002) “Klasik Dönem Eyalet İdare Tarzı Olarak Tımar Sistemi ve Uygulaması”, Türkler, Cilt: 9, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları,

Aydın, H.V (2001), “Tımar Sisteminin Kaldırılması Süreci ve Bazı Değerlendirmeler”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı:12, Sayfa: 65-104  "


Yorum yazın

Daha yeni Daha eski